logo
18 AĞUSTOS 2026

Terörsüz Türkiye'yi anlamak -X- Terörsüz Türkiye mi, nasıl bir Türkiye?

18.08.2026 00:00:00
 
Dokuz yazı boyunca "Terörsüz Türkiye" adı altında yürütülen süreci farklı yönleriyle ele aldık. Sürecin siyasi dilini, bölgesel gelişmelerle ilişkisini, çerçeve yasayı, Meclis'te oluşan 467 oyluk geniş desteği, yeni anayasa tartışmalarını ve Cumhuriyet'in kurucu değerleri açısından ortaya çıkan soruları değerlendirdik. Şimdi serinin sonunda artık yalnızca soru sormakla yetinmemeliyiz. Çünkü siyaset sadece "Yanlış yapıyorsunuz" demek değildir. "Doğrusu budur" diyebilmek de gerekir.

Öyleyse biz nasıl bir "Terörsüz Türkiye" istiyoruz? Cevabımız açıktır: Terör bitsin. Silahlar sussun. Türkiye'nin evlatları ölmesin. Türk'üyle, Kürt'üyle milletimiz huzur içinde yaşasın. Ancak bütün bunlar olurken Türkiye'nin üniter devlet yapısı, millî kimliği, ortak vatandaşlık anlayışı ve Cumhuriyet'in kurucu değerleri tartışmaya açılmasın. Çünkü terörü bitirmek başka şeydir; terörü bitirirken Türkiye'yi başka bir devlet modeline taşımak başka şeydir. Bu yazı dizisinin başından beri üzerinde durduğumuz temel ayrım budur.

Prof. Dr. Haydar Baş yıllar önce tehlikeyi tarif etmişti. Terör meselesinin yalnızca dağdaki teröristten ibaret olmadığını söylüyor; Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu meselenin ekonomik, sosyal, siyasi ve uluslararası boyutlarını birlikte değerlendiriyordu. Bir taraftan Türkiye'nin üniter yapısının korunması gerektiğini savunuyor, diğer taraftan terör örgütlerinin istismar ettiği ekonomik ve sosyal zeminin ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyordu. Onun çağrısı açıktı: "Gelin üniter yapımızı devam ettirelim. Bir ve bütün olalım. Hiç kimseye ayrılık konusunda fırsat vermeyelim." Fakat Haydar Baş yalnızca "bir ve bütün olalım" demiyordu. Bunun nasıl sağlanacağını da anlatıyordu. Vatandaş devletini yanında görecekti. Genç iş bulacaktı. Aile ekonomik güvenceye kavuşacaktı. Türkiye kendi kaynaklarını kendisi değerlendirecekti. Gelir adaleti sağlanacaktı. Devlet ile millet arasındaki bağ güçlenecekti. Böylece terör örgütlerinin ve Türkiye üzerinde hesabı bulunan dış güçlerin istismar edebileceği zemin de ortadan kaldırılacaktı.

Bugün BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın ortaya koyduğu 13 maddelik "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme" yaklaşımını bu nedenle önemli buluyorum. Haydar Baş yıllar önce tehlikeyi tarif etmişti. Hüseyin Baş bugün aynı mesele karşısında çözüm teklifini devletin ve milletin önüne koyuyor. Millî dayanışma nasıl sağlanır? Hüseyin Baş'ın ortaya koyduğu yaklaşımın ilk maddesi aslında bütün çerçeveyi belirliyor: Devletimizin üniter yapısı ve Mustafa Kemal Atatürk ilkeleri kırmızı çizgimizdir. Bu başlangıç önemlidir. Çünkü çözüm aranırken önce neyin tartışmaya kapalı olduğunu ortaya koymaktadır. Bundan sonra mesele, vatandaşın devletiyle bağını nasıl kuvvetlendireceğimizdir.

Türkiye'nin yabancılara ve ayrıcalıklı çevrelere devredilen madenlerinin yeniden milletin menfaatine işletilmesi ve buradan elde edilen gelirin vatandaşlık maaşı yoluyla millete aktarılması teklif ediliyor. Özelleştirmelerle elden çıkarılan fabrikaların yeniden devletin ekonomik gücüne kazandırılması, özellikle geri kalmış bölgelerde istihdam oluşturulması isteniyor. Bunun terörle ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Çünkü işi, geliri, geleceğe dair ümidi olmayan genç; terör örgütlerinin, suç yapılanmalarının ve illegal örgütlerin istismarına daha açık hâle gelir.

Devlet vatandaşına yalnızca güvenlik gücüyle ulaşmamalıdır. İşiyle ulaşmalıdır. Okuluyla ulaşmalıdır. Hastanesiyle ulaşmalıdır. Adaletiyle ulaşmalıdır. İşte sosyal devlet anlayışı burada millî birlik meselesine dönüşmektedir. Adalet olmadan toplumsal bütünleşme olmaz. Hüseyin Baş'ın teklifinin bir diğer önemli ayağı yargıdır. Yargı bağımsızlığının sağlanması, kuvvetler ayrılığının gerçek anlamda tesis edilmesi ve hiç kimsenin kendisini anayasanın ve hukukun üzerinde görememesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu son derece önemlidir. Çünkü bir vatandaşın devletine bağlılığı yalnızca ekonomik refahla sağlanmaz. Vatandaş "Bu devlet bana adil davranıyor" diyebilmelidir. Türk de bunu söylemelidir. Kürt de. Alevi de. Sünni de. İktidar partisine oy veren de. Muhalefete oy veren de. Devlet karşısında herkes aynı hukuka tabi olduğunu hissetmelidir. Gerçek toplumsal bütünleşmenin temellerinden biri budur. Adalet duygusu zedelenmiş bir toplumda millî birlik yalnızca siyasi söylemlerle kurulamaz.

13 maddelik yaklaşımın eğitim ve sağlıkla ilgili teklifleri de aynı anlayışın devamıdır. Köy okullarının yeniden açılması, okulsuz köy bırakılmaması, eğitimde fırsat eşitliğinin Türkiye'nin her bölgesinde sağlanması öneriliyor. Sağlık hizmetlerinin de ülkenin tamamına aynı kalite ve erişilebilirlikle ulaştırılması isteniyor. Çünkü Edirne'deki çocukla Hakkâri'deki çocuk arasında devletin sunduğu imkânlar bakımından uçurum varsa orada yalnızca ekonomik bir problem yoktur.

Devlet, ülkesinin en uzak köşesindeki vatandaşına kadar ulaşabildiği ölçüde güçlüdür. Öğretmeniyle ulaşacak. Doktoruyla ulaşacak. Okuluyla ulaşacak. İşiyle ulaşacak. Adaletiyle ulaşacak. Ve vatandaşına şunu hissettirecek: "Bu devlet benim devletim." Millî dayanışmanın en sağlam zemini budur.

Burada serinin başından beri yaptığımız ayrımı bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Kürt vatandaşlarımız başka, terör örgütü başkadır. Kürt vatandaşlarımız bu devletin asli ve eşit vatandaşlarıdır. Ancak Türk askerine, polisine, öğretmenine, doktoruna silah doğrultan; dış güçlerin Türkiye üzerindeki hesaplarının parçası hâline gelen terör yapılarıyla vatandaşlarımızı aynı zeminde değerlendirmek büyük bir hata olur. Hüseyin Baş'ın 13 maddelik yaklaşımı bu konuda da açık bir sınır çiziyor. Türk askerine, polisine ve vatandaşına silah doğrultmuş terör unsurlarına yönelik bir affın söz konusu olamayacağını ifade ediyor. Bir tarafta vatandaşın bütün haklarıyla devlete bağlanması... Diğer tarafta terör karşısında devletin taviz vermemesi... Bu ikisi birbirinin alternatifi değildir. Güçlü devlet hem şefkatli hem kararlı olmak zorundadır. Millî birlik içeride başlar, dış politikada tamamlanır

Türkiye'nin terör meselesini yalnızca kendi sınırları içerisinde okuyamayacağını önceki yazılarda anlattık. Irak'ı konuştuk. Suriye'yi konuştuk. ABD'nin bölgedeki politikalarını, İsrail'in bölgesel hesaplarını ve Kürt unsurlar üzerinden yürütülen uluslararası siyaseti değerlendirdik. Bu nedenle Hüseyin Baş'ın teklifindeki dış politika maddeleri de önemlidir. Türkiye, ulusal güvenliğini tehdit eden ülkelerle ilişkilerini kendi millî menfaatleri doğrultusunda yeniden değerlendirmelidir. Ama aynı zamanda komşularıyla iyi ilişkiler kurmalı; bölgesel istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmalıdır. Çünkü Türkiye'nin güvenliği yalnızca sınırlarımızdaki askerî tedbirlerle sağlanamaz. Bağdat'ın istikrarı Ankara'nın güvenliğidir. Şam'ın istikrarı Türkiye'nin güvenliğidir. Bölgenin parçalanması ise Türkiye için de tehdittir.

Burada çok önemli bir yanlış anlamanın da önüne geçelim. Biz Türkiye hiç değişmesin demiyoruz. Tam tersine... Türkiye değişsin. Daha adil olsun. Daha demokratik olsun. Daha müreffeh olsun. Yargısı daha bağımsız olsun. Gelir dağılımı daha adaletli olsun. Gençleri gelecek kaygısıyla ülkesini terk etmek istemesin. Köylüsü üretim yapsın. İşçisi emeğinin karşılığını alsın. Madenleri ve millî kaynakları milletin refahına hizmet etsin. Türk'üyle, Kürt'üyle bütün vatandaşları devlet karşısında eşit olsun. Ama Türkiye'yi Türkiye yapan kurucu esaslar ortadan kaldırılmasın. Üniter devlet tartışmaya açılmasın. Millî egemenlik aşındırılmasın. Türk milletinin ortak vatandaşlık bağı etnik kimliklere bölünmesin. Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temel nitelikleri pazarlık konusu yapılmasın.                         

Kısacası: Türkiye değişsin, gelişsin, güçlensin; ama Türkiye, Türkiye olarak kalsın. Tarih, yapılan bir ikaz karşısında insanın tutumunu yeniden değerlendirebilmesinin dikkat çekici örneklerini de kaydetmiştir. Cemel Vakası öncesinde Hz. Ali'nin, Hz. Zübeyr'e Peygamber Efendimizin yıllar önce söylediği bir sözü hatırlattığı; Hz. Zübeyr'in de bu hatırlatma üzerine savaşmaktan vazgeçer. Elbette yedinci yüzyılda yaşanan bir iç savaşla bugünün siyasi hadiselerini birbirine eşitlemek doğru değildir. Burada önemli olan olayların benzerliği değil, bir ikaz karşısında insanın taşıdığı ahlaki sorumluluktur. Bir yola girmiş olmak, o yolda sonuna kadar gitmeyi zorunlu kılmaz. Yanlış bir sonuca gidildiği görülüyorsa durmak, yeniden düşünmek ve gerektiğinde geri dönmek zayıflık değil, sorumluluktur. Hele mesele bir devletin geleceğiyse, gerektiğinde yeniden düşünmek tarihî bir sorumluluktur.

Bu nedenle "Terörsüz Türkiye" sürecini yürütenlere ve destekleyenlere çağrımız şudur: Haydar Baş'ın yıllar önce yaptığı uyarıları yeniden okuyun. Bugün kullanılan siyasi dili dikkatle değerlendirin. Irak'ta ne olduğunu hatırlayın. Suriye'de ne olduğunu görün. Yeni anayasa tartışmalarını, vatandaşlık söylemlerini ve yerel yönetimler üzerinden yürütülen tartışmaları birlikte değerlendirin. Ve kendinize şu soruyu sorun: Biz terörü mü bitiriyoruz, yoksa terörü bitirme hedefinin arkasından Türkiye'nin kurucu yapısını da değiştirecek bir sürecin içine mi giriyoruz? Eğer cevap ikincisine doğru gidiyorsa, hiçbir siyasi hesap geri dönmeye engel olmamalıdır.

Son söz

On yazı boyunca söylediğimiz aslında budur. Terörün bitmesine karşı değiliz. Tam tersine, terörün bir daha geri dönmeyecek şekilde bitmesini istiyoruz. Fakat bunun yolu Türk'ü Kürt'ten ayırmak değildir. Devletin üniter yapısını tartışmaya açmak değildir. Vatandaşlığı etnik kimlikler üzerinden yeniden tarif etmek değildir. Türkiye'nin geleceğini uluslararası projelerin çizdiği bölgesel haritalara göre şekillendirmek hiç değildir. Çözüm; güçlü devlet, adil hukuk, sosyal devlet, ekonomik bağımsızlık, eğitimde ve sağlıkta fırsat eşitliği, komşularla barış ve milletin ortak kader duygusunu yeniden güçlendirmektir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce yaptığı uyarı ile Hüseyin Baş'ın bugün ortaya koyduğu çözüm teklifinin buluştuğu yer de burasıdır: Üniter devlet korunacak, millet bütünleşecek, devlet vatandaşına sahip çıkacak ve Türkiye kendi ayakları üzerinde duracaktır. Terörsüz Türkiye elbette ortak hedefimizdir. Fakat bizim teklifimiz, terörü bitirmek uğruna Cumhuriyet'i değiştirmek değil; Cumhuriyet'i güçlendirerek terörü tarihe gömmektir. Bunun yolu Türk'ü Kürt'ten ayırmak değildir. Vatandaşlığı etnik kimlikler üzerinden yeniden tarif etmek değildir. Türkiye'nin geleceğini dışarıdan çizilen bölgesel projelere göre şekillendirmek hiç değildir. Çözüm; güçlü devlet, bağımsız yargı, sosyal devlet, ekonomik bağımsızlık, eğitimde ve sağlıkta fırsat eşitliği, komşularla barış ve milletin ortak kader duygusunu güçlendirmektir.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce yaptığı uyarı ile Hüseyin Baş'ın bugün ortaya koyduğu çözüm teklifinin buluştuğu yer de burasıdır: Üniter devlet korunacak, millet bütünleşecek, devlet vatandaşına sahip çıkacak ve Türkiye kendi ayakları üzerinde duracaktır. On yazının sonunda artık mesele yalnızca "Terörsüz Türkiye" değildir. Asıl mesele, terörden sonra çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımızdır. Bizim cevabımız bellidir: Daha adil, daha müreffeh, daha bağımsız ve daha güçlü; Türk'üyle Kürt'üyle ortak kaderde birleşmiş, Cumhuriyet'in kurucu değerlerine bağlı bir Türkiye.

Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı başka bir Türkiye değil; daha adil, daha güçlü ve daha bağımsız bir Türkiye'dir.
 
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.