logo
11 AĞUSTOS 2026

Terörsüz Türkiye'yi anlamak -III- Kimlik siyaseti Türkiye'yi nereye götürür?

11.08.2026 00:00:00
 
İlk iki yazımızda "Terörsüz Türkiye" sürecinin "devlet politikası" olarak sunulmasını ve ardından gündeme gelen çerçeve yasa tartışmalarını ele aldık. İkinci yazımızı şu soruyla bitirmiştik: Bu süreçle Türkiye nasıl bir siyasi istikamete yönlendirilecektir? Şimdi bu sorunun peşinden gidelim.

Çünkü tartışma yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı görünmüyor. Yeni anayasa, vatandaşlık tanımı, demokratikleşme, yerel yönetimler ve kimliklerin siyasal sistem içindeki yeri gibi başlıklar da giderek daha fazla gündeme geliyor. Tam da burada Cumhuriyet'in kuruluşunda verilen temel bir kararı yeniden hatırlamak gerekiyor: Türkiye nasıl bir devlet olarak kuruldu? Bu sorunun cevabı tesadüfen verilmedi. Osmanlı Devleti mutlak monarşiyi yaşadı. Ardından meşruti monarşiyi denedi. Yüzyıllar boyunca farklı milletleri, dinleri ve toplulukları bünyesinde barındıran büyük bir imparatorluk olarak varlığını sürdürdü.

Fakat özellikle 19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçilik hareketleri ve büyük devletlerin bu farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları Osmanlı'nın çözülmesinde önemli rol oynadı. Balkanlar kaybedildi. Arap coğrafyası imparatorluktan ayrıldı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda ise Anadolu'nun kendisi paylaşılmak istendi. Cumhuriyet işte böyle bir tarihî tecrübenin üzerine kuruldu.

Kurucu irade yeni devleti etnik ve mezhepsel kimliklerin ayrı siyasi yapılara dönüştürüldüğü bir model üzerine değil, üniter ulus devlet anlayışı üzerine inşa etti. Bu anlayışın merkezinde de "Türk milleti" kavramı bulunuyordu. Atatürk'ün ifadesi açıktır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir."

Bu tanım bir ırk tarifi değildir. Ortak bir siyasi aidiyetin tarifidir. Kürt'ü de kapsar. Laz'ı da... Çerkes'i de... Arap'ı, Boşnak'ı, Gürcü'yü de... Cumhuriyet'in vatandaşlık anlayışının özü, farklı kökenlerden gelen insanları ayrı siyasi topluluklar hâline getirmek değil; hukuk önünde eşit vatandaşlar olarak ortak bir millet çatısı altında buluşturmaktır. Bugün üzerinde hassasiyetle durulması gereken nokta da budur.

Çünkü siyaset vatandaş üzerinden değil, etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden kurulmaya başladığında bunun sonunun nereye varacağı önceden hesaplanmalıdır. Kürtler nasıl temsil edilecek? Aleviler nasıl temsil edilecek? Lazlar, Çerkesler, Araplar nasıl temsil edilecek? Devlet makamları vatandaşların ortak makamları mı olacak, yoksa farklı kimliklerin temsil edildiği makamlar hâline mi gelecektir?

Kimlik siyaseti bir kere devlet sisteminin esası hâline getirildiğinde bu soruların sonu gelmez. Oysa bir vatandaşın devlet karşısındaki hakkı etnik kökeninden veya mezhebinden doğmaz.  Vatandaşlığından doğar. Bir Kürt vatandaşımızın Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakan, milletvekili veya devletin herhangi bir makamında görev alabilmesi için Kürt kimliği adına bir kontenjana ihtiyacı yoktur. Alevi vatandaşımız için de aynı şey geçerlidir. Çünkü o makamlar Türk'ün, Kürt'ün, Alevi'nin veya Sünni'nin değil; milletin makamlarıdır. Eşit vatandaşlık da tam olarak budur.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar boyunca üzerinde durduğu hususlardan biri, Türkiye'nin etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden ayrıştırılmasının doğuracağı tehlikelerdi. Terör meselesinin yalnızca dağdaki silahlı örgüt mensuplarından ibaret olmadığını, meselenin arkasındaki siyasi ve jeopolitik hedeflerin de görülmesi gerektiğini ısrarla vurguluyordu. Bugün bu uyarıları yeniden hatırlamak gerekiyor. Çünkü kimlik siyasetinin kurumsallaşmasının ardından gelecek tartışma kaçınılmaz olarak devletin idari yapısına dayanacaktır. Yerel yönetimlere hangi yetkiler verilecek? Merkezî yönetimin yetkileri azaltılacak mı? Bölgesel yönetimler gündeme gelecek mi? Özerklik talebi ortaya çıkacak mı?

Ve nihayetinde bütün bunlar Türkiye'nin üniter devlet yapısından federatif bir modele geçişin hukuki ve siyasi zeminini oluşturabilir mi? Burada "Türkiye federasyona geçiyor" hükmünü verecek, federasyonu mümkün kılabilecek siyasi, toplumsal ve hukuki zeminin hazırlanıp hazırlanmadığını sorgulamak, tam da bugün yapılması gereken iştir. Çünkü tarih bize devletlerin yapısının bir gecede değişmediğini gösteriyor. Önce kavramlar değişir. Ardından talepler değişir. Sonra hukuk değişir. Daha sonra idari yapı değişebilir.

Bu nedenle "Terörsüz Türkiye" tartışmasını yalnızca PKK'nın silah bırakması meselesine indirgemek büyük resmi görmemize engel olur. Terör elbette bitsin. Silahlar elbette bırakılsın. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısı, ortak vatandaşlık anlayışı ve Türk milleti kavramı bunun bedeli veya pazarlık konusu olmamalıdır. Biz tarihimizde monarşiyi gördük. Meşruti monarşiyi gördük. Çok milletli imparatorluk modelini yaşadık. İmparatorluğun parçalanmasına da şahit olduk. Ve bütün bu tarihî tecrübenin sonunda üniter Cumhuriyet'te karar kıldık. Bugün asıl sorulması gereken soru budur: Terörü sona erdirirken ortak vatandaşlık anlayışımızı mı güçlendiriyoruz; yoksa kimlik siyaseti üzerinden Cumhuriyet'in devlet ve millet anlayışını yeniden tartışmaya mı açıyoruz?

Bu soruyu bugün sormak bir karamsarlık değil, Cumhuriyet'e karşı sorumluluğumuzdur.

Devam edecek...

 
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.