Türkiye'de 86 milyon vatandaşımızın tamamı terörün bitmesini, kanın durmasını ve geleceğe güvenle bakmayı haklı olarak arzulamaktadır.
Ancak bir hedefin meşruiyeti, o hedefe ulaşmak için seçilen yöntemin ve atılan adımların risklerini bertaraf etmeye yetmez.
Son günlerde kamuoyunun gündemine oturan ve MHP lideri Devlet Bahçeli başta olmak üzere yaklaşık 360 milletvekilinin imzalarıyla Meclis Başkanlığı'na sunulan "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" başlıklı çerçeve yasa teklifi, "Terörsüz Türkiye" vizyonu adı altında hayati bir yol ayrımına işaret etmektedir.
Cuma günü Adalet Komisyonu'na, Pazar günü ise Genel Kurul'a gelmesi planlanan bu jet hızıyla yürütülen yasama takvimi, terörle mücadelenin temel felsefesi ile terörle müzakere arasındaki o ince ama hayati çizgiyi yeniden tartışmaya açmaktadır.
Müzakere odaklı yasal mimari ve "silah bırakma" illüzyonu
Tasarlanan 12-15 maddelik yasal çerçevenin merkezinde, örgüt mensuplarının silah bırakıp Türkiye'ye dönmelerini temin edecek geçici mekanizmalar yer almaktadır.
Kuzey Irak'taki kamplardan Suriye'ye, yurt dışından cezaevlerindeki örgüt üyelerine kadar binlerce kişiyi kapsayan bu tasarı; Kandil'deki üst düzey kadrodan ve suça doğrudan bulaşmış sınırlı bir kesimden müteşekkil yaklaşık 500 kişilik bir grubu kapsam dışı bırakmaktadır.
Geriye kalan 8-9 bin civarındaki örgüt üyesi ise kademeli ceza ertelemeleri ve 3 yıl süreyle yeni bir suça karışmama şartıyla meşru siyasete dâhil edilme imkânına kavuşturulmak istenmektedir.
Ancak gözden kaçırılan temel gerçek şudur: Türkiye'deki kaçak silah sirkülasyonu ve sınır ötesindeki belirsizlikler göz önüne alındığında, elindeki lojistik ve ideolojik bağı koparmamış bireylerin "silah bıraktım" beyanı ne derece kalıcı bir güvence sağlayabilir?
Terör sadece dağda tutulan bir tüfekten ibaret değildir. Silahlı eğitim almış, örgüt mantığıyla yoğrulmuş bireylerin şehirlerimize, toplumsal dokumuza entegre edilmesi, küresel odakların Türkiye üzerindeki kirli hesaplarına her an hizmet edebilecek "uyuyan hücreler" ya da şehir içi eylem potansiyelleri yaratma riski taşımaktadır.
Dağdan indirilen yapının mantalitesi dönüştürülmediği sürece, ilga edildiği iddia edilen tehdit sadece mekân değiştirecektir.
İdeolojik süreklilik ve Çetinkaya katliamı hafızası
Terörle mücadele, sadece sahadaki militanla çatışmak değil; o militanı harekete geçiren, devlet, Cumhuriyet, Atatürk ve millet düşmanlığı ile beslenen bölücü ideolojiyi tasfiye etmektir.
Suça karışmadığı varsayılan veya cezasını çekip çıkan kişilerin ideolojik olarak nerede durduğu sorusu, geçmiş tecrübelerimizle sabittir.
Bunun en somut ve acı örneği 25 Aralık 1991'de yaşanan Bakırköy Çetinkaya Mağazası katliamıdır. Molotofkokteylleriyle 8'i kadın, 1'i çocuk 12 masum insanın canlı canlı yanarak can vermesine sebep olan PKK'lı faillerden Çetin Arkaş, 1992'de müebbet hapis cezası almış ve yasal düzenlemeler neticesinde 2025 yılında tahliye edilmiştir.
Tahliyesinin hemen ardından siyasi bir miting kürsüsüne çıkıp "Bizde pişman olmuş bir hal var mı?" cümlesini kurabilmesi, terörün bir ideolojik sarhoşluk ve adanmışlık meselesi olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
Yıllarca cezaevinde kalan, geçmişte kanlı eylemlere imza atan yapıların serbest kaldıktan sonra örgüt bağlarını koparmadığı, yasadışı gösterileri sürdürdüğü ya da tekrar dağ kadrosuna katıldığı gerçeği ortadayken; siyasete dönüşün Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu'nun onayına ve mahkemelerin memnu hakların iadesi (yasaklanmış hakların geri verilmesi) kararlarına bağlanması şekli bir prosedürden öteye geçemeyebilir.
İdeolojisiyle hesaplaşmamış bir yapının, silahı bıraktıktan sonra siyaset aracıyla aynı bölücü hedeflere koşmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
Toplumsal bütünleşme mi, bölünme riski mi?
Sürecin en hassas noktalarından biri de taslağın hazırlanış biçimi ve arkasındaki diplomasi trafiğidir.
Taslağın detaylarının dar bir kadro ve teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın bilgisi dâhilinde şekillendiği iddiaları, devletin meşru organlarının kiminle muhatap kılındığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Öcalan'a süreç içerisinde "koordinatörlük" veya benzeri yasal/siyasi statüler biçilmesi yönündeki arayışlar, terör örgütüne ve onun kurucu aklına doğrudan meşruiyet kazandırma tehlikesi taşır.
"Bin kilometrelik yol bir adımla başlar... Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir" diyen terör odaklarının (Teröristbaşı Öcalan) asıl hedefi, silahla elde edemedikleri özerklik, statü ve toplumsal dönüşümü siyasal mekanizmalar üzerinden adım adım koparmaktır.
Meclis'te kurulacak bir İzleme Komisyonu veya Cumhurbaşkanlığı nezdindeki Değerlendirme Kurulu, süreci güvence altına alsa dahi; devletin terörün elebaşıyla istişare eder bir konuma getirilmesi uzun vadede etnik bütünlüğümüzü tehdit eder.
Kürt vatandaşlarımızı terörün ideolojik vesayetine itecek bu tarz tavizkar adımlar, var olmayan sorunları derinleştirerek toplumsal bütünleşmeyi değil, maalesef kaçınılmaz bir bölücülüğü tetikleme riski taşımaktadır.
Türkiye'nin ihtiyacı terörle müzakere ederek radikal unsurlara meşruiyet alanı açmak değil; terörün hem dağdaki varlığını hem de şehirdeki ideolojik uzantılarını hukukun ve devlet aklının kararlılığıyla tamamen kesip atmaktır.
Hakiki bir "Terörsüz Türkiye", teröristbaşıyla müzakereyle değil, milletin bölünmez bütünlüğüne koşulsuz bağlılıkla inşa edilebilir.
- Petrol için ittifak, insanlık için sessizlik / 06.08.2026
- Alevlerin kıyısında zamanla yarış / 05.08.2026
- ABD tıkandı, İsrail rahatsız, İran'dan geri adım yok / 04.08.2026
- Dimyat saldırısı ve ‘sahte bayrak’ şüphesi / 03.08.2026
- Mutfaktaki yangın ve derinleşen işsizlik / 02.08.2026
- Körfez'de çok yönlü satranç ve vekalet savaşları / 01.08.2026
- İran’ın Hürmüz stratejisi ve İsrail-ABD hattındaki gizli trafik / 31.07.2026
- Kıbrıs’ta taviz mi, tam bağımsızlık mı? / 30.07.2026
- İsrail’in suni intifada hesabı ve işgalin yeni aşaması / 29.07.2026

























































