Orta Doğu'da bölgesel güç dengelerini altüst etmeyi hedefleyen provokasyonlar yeniden sahneye sürülmektedir.
Son dönemde Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu Sözcüsü Turki el-Maliki'nin "Mekke semalarında bir İHA tespit edilerek imha edildi" yönündeki açıklamaları, küresel basında geniş bir yankı uyandırmıştır.
Saldırının arkasında Yemen'deki Husilerin yer aldığı iddiası üzerine Türkiye dâhil birçok ülkeden kınama mesajları yayımlanmıştır.
Ancak iddiaların arka planı, askeri gerçeklikler ve aktörlerin stratejik hamleleri incelendiğinde, meselenin basit bir sivil hedef alma olayından ziyade derin bir "sahte bayrak" operasyonu ve "bölgesel savaşı körükleme" adımı olduğu görülmektedir.
Husiler, iddiaları sert bir dille yalanladı
Husilerin askeri sözcüsü Yahya Seri ve Siyasi Büro Üyesi Hizam el-Esad, söz konusu iddiaları kesin ve sert bir dille yalanlamıştır.
El-Esad'ın "Mekke'yi hedef aldığımız yönündeki iddialar, daha önce de kullanılmış ve artık kimseyi kandırmayan mide bulandırıcı bir yalandır" açıklaması, Yemen kanadının tutumunu net biçimde özetlemektedir.
Husilerin savaş stratejisi ve misilleme doktrini incelendiğinde; tıpkı İran ve Lübnan Hizbullah'ı örneğinde olduğu gibi, doğrudan sivil ve kutsal alanları değil, kendilerine yönelik saldırıların kaynağı olan askeri noktaları hedef aldıkları görülmektedir.
İslam dünyasının kıblesi olan Mekke ve Kabe gibi kutsal mekânların hedef alınması, Husiler açısından hem siyasi hem de sosyolojik olarak imkânsız bir senaryodur.
Bu noktada akıllara gelen temel soru şudur: Kutsal mekânların hedef alındığı algısını kim, neden oluşturmak istemektedir?
Yemen semalarında veya Suudi Arabistan üzerindeki gizli radarlar ve istihbarat akışları göz önüne alındığında, ABD ve İsrail'in bölgedeki gerilimi tırmandırarak Suudi Arabistan'ı kontrol edilebilir bir çatışma zemininde tutma çabası öne çıkmaktadır.
Kutsal mekânların tehlikede olduğu algısı üzerinden kamuoyu oluşturulmakta ve bölgesel aktörler bir provokasyonun içine çekilmek istenmektedir.
Washington ve Tel Aviv'in ikili oyunu ve vekalet savaşları
ABD'nin bölgedeki mevcut tutumu, çatışmanın doğrudan bir tarafı olmak yerine süreci vekalet savaşları üzerinden yürütmek üzerine kuruludur.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, Husilerin ilerleyişi karşısında ABD Başkanı Donald Trump ile görüşerek doğrudan askeri müdahale talep ettiği, ancak Washington'ın bu talebi reddederek yalnızca "istihbarat ve hedefleme desteği" vereceğini bildirdiği yansımıştır.
Benzer şekilde Suudi Arabistan'ın İsrail ile füze, roket ve İHA erken uyarı sistemleri konusunda istihbarat temasları kurduğu aktarılmaktadır.
Ancak buradaki en büyük çelişki, ABD'nin bir yandan Riyad'a istihbarat sağlarken diğer yandan Umman'da Husilerle masaya oturması ve "Bize saldırmayın" garantisi aramasıdır.
ABD, kendi askerlerini doğrudan bir çatışmanın içine sokmaktan kaçınırken; Lübnan'daki durumu Lübnan ordusuna, Yemen'deki durumu ise Suudi Arabistan'a ihale etmektedir.
Suudi Arabistan'a F-35 satışının Çin teknolojisi bahane edilerek engellenmek istenmesi (sonrasında 48 adedin satışı onaylandı) ve İngiltere'den de beklenen askeri desteğin alınamaması, Riyad yönetimini Çin'deki güvenlik zirvelerine yöneltmiştir.
Zira geçmişte Husi-Suudi gerilimini yatıştıran ana diploması hamlesi Pekin'den gelmiştir.
Bugün Suudi Arabistan savaşın bitmesini arzularken, ABD-İsrail ikilisi bölgeyi ucu açık bir gerilime mahkûm etmeye çalışmaktadır.
Mekke Mutabakatı ve bölgesel güvenlik mimarisi
Bölgedeki bir diğer kritik gelişme ise Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında tehdit algılamalarına karşı şekillenen Mekke Mutabakatı'dır.
Bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturulması fikri stratejik açıdan son derece kıymetlidir. Ancak bu birlikteliğin yalnızca üç ülkeyle sınırlı kalmaması; İran, Irak, Mısır, Suriye, Yemen ve diğer bölge ülkelerinin de (İsrail hariç) dâhil edileceği kapsayıcı bir Orta Doğu güvenlik mimarisine dönüştürülmesi gerekmektedir.
Söz konusu İHA provokasyonlarının temel hedefi, Türkiye ve Pakistan gibi aktörleri Suudi Arabistan üzerinden askeri bir çatışmanın tarafı haline getirmek ve Mekke Mutabakatı'nı bölgesel bir savaşın yakıtı yapmaktır.
Bölge ülkelerinin, ABD ve İsrail'in yönlendirdiği hatalı istihbaratlara ve provokatif söylemlere karşı uyanık olması şarttır.
Riyad yönetimi savaşı körükleyen senaryolara karşı ihtiyatlı davranmalı; Ankara ve İslamabad ise meşru güvenlik işbirliklerini sürdürürken bölgeyi yıkıma sürükleyecek bu tür sahte bayrak tuzaklarına karşı kararlı ve diplomasi odaklı bir duruş sergilemelidir.
- Trump yönetiminin çöküş senaryosu / 18.09.2026
- Türkiye tarımında çöküşün perde arkası / 17.09.2026
- Akaryakıtta savaş bölgelerini sollayan zam dalgası / 16.09.2026
- 2026-2027 eğitim yılında derinleşen kriz ve çözüm arayışı / 15.09.2026
- 11 Eylül, bir güvenlik zafiyeti mi, yoksa üretilmiş bir işgal gerekçesi mi? / 14.09.2026
- ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu stratejisi ve "savaşı yayma" tuzağı / 13.09.2026
- Bretton Woods, Nixon Şoku, Dolar prangası ve Milli Para devrimi / 12.09.2026
- Doların kağıttan imparatorluğu çökerken / 11.09.2026
- İngiltere-İsrail hattındaki kriz ve yaptırım kararları / 10.09.2026





















































