logo
15 AĞUSTOS 2026

Taklidi kırmak: Kültürel istiklal ve gence verilecek pay

15.08.2026 00:00:00
 

İbn Haldun'un çöküş tezini bugünün Türkiye'sine uyguladığımız ilk yazıda beş alamet saymıştık. Sonra da gün gün madde madde çözümlerimi yazmıştım. Asabiyenin çözülmesine ortak mefkûreyi, üretimin durmasına Millî Ekonomi anlayışını, zulme kuvvetler ayrılığını, vergi makasına ise kendi kaynaklarımızı koymuştum. Bugün sonuncusunu konuşacağız. Belki de en sessiz, ama en tehlikeli olanını.

Çünkü bir milletin fabrikalarını yıkabilirsiniz, parasını değersizleştirebilirsiniz, ordusunu zayıflatabilirsiniz. Bunların hepsi yeniden inşa edilebilir. Fakat bir milletin kendisine olan inancını kaybetmesi, hepsinden daha ağır bir yıkımdır. İşte İbn Haldun'un dikkat çektiği "taklit" meselesi tam da burada başlar.

İbn Haldun'un meşhur sözü çoğu zaman eksik okunur: "Mağlup, daima galibi taklide meyleder." Bu cümlede asıl üzerinde durulması gereken kelime "taklit" değil, "mağlup"tur. Çünkü İbn Haldun'a göre taklit hastalığın kendisi değil, belirtisidir. Asıl hastalık, insanın ve toplumun kendisini yenilmiş hissetmesidir.

Bu yüzden taklit yasaklarla önlenemez. Ne kanunlarla ne sansürle ne de kültürel baskıyla insanların zihinleri değiştirilebilir. Hatta yasaklanan şey çoğu zaman daha cazip hâle gelir. Eğer bir genç kendi ülkesinde gelecek göremiyorsa, gözünü başka ülkelere çevirmesini engellemek mümkün değildir. Sorun ekranlarda değil, zihinlerdedir.

Bugün elimizdeki rakamlar da bunu gösteriyor. Yapılan araştırmalarda gençlerin önemli bir kısmı imkân bulduğu takdirde yurt dışında yaşamak istediğini söylüyor. Bu tabloyu yalnızca "gençler ülkesini sevmiyor" diye okumak kolaycılık olur. Asıl soru şudur: Genç neden geleceğini başka yerde arıyor?

Cevap aslında çok basit. İnsan, umut gördüğü yere yönelir. Geleceğini kendi ülkesinde kurabileceğine inanan hiç kimse doğduğu toprakları kolay kolay terk etmek istemez. Demek ki çözmemiz gereken mesele, gençlerin valizini değil, umutlarını toplamaktır.

Bu nedenle kültürel istiklal tek başına kurulabilecek bir alan değildir. Ekonomik bağımsızlığın, teknolojik gelişmenin, hukukun ve eğitimin doğal sonucudur. Kendi uçağını yapan, kendi yazılımını geliştiren, kendi teknolojisini üreten bir ülkenin gençleri de doğal olarak kendi ülkelerine daha fazla güvenir. Adaletine güvenen vatandaş hakkını başka ülkelerde aramaz. Ürettiğinin karşılığını alan insan da hayatını başkalarının hayalleri üzerine kurmaz.

İşte bu yüzden kültürel özgüven bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Önce güçlü bir ülke kurarsınız; sonra güçlü bir toplum ortaya çıkar. Önce adaleti sağlarsınız; sonra aidiyet güçlenir. Önce üretirsiniz; sonra taklit ihtiyacı ortadan kalkar.

Fakat bütün bunlar olurken ihmal edilmemesi gereken bir konu daha vardır: Gence bir pay vermek.

Aidiyet yalnızca duyguyla oluşmaz. İnsan, kendisini ait hissettiği yerde söz sahibi olmak ister. Hiçbir ortaklığı olmayan bir yapıya uzun süre bağlı kalmaz. Bu yüzden meslek eğitimi, ilk işe giriş desteği, girişim sermayesi, gençlerin ulaşabileceği konut politikaları ve üretime katılabilecekleri imkânlar sadece ekonomik tedbirler değildir. Bunlar aynı zamanda asabiyeyi yeniden kuracak politikalardır.

Ülkesinde emeği olan genç, ülkesini savunur. Fabrikasında alın teri olan işçi, o fabrikanın kapanmasını istemez. İşletmesini kurabilen girişimci, ülkesinin büyümesini ister. Bilim üreten genç, üniversitesinin dünyada söz sahibi olmasını ister. Çünkü insan geleceğini nereye bağlarsa, aidiyetini de oraya bağlar.

Tam bu noktada Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce dile getirdiği iddialı hedefi yeniden hatırlamak gerekir. "İki yılda Avrupa Birliği'ni, üç yılda Amerika'yı geçeriz." Bu söz çoğu zaman sadece süre üzerinden tartışıldı. Oysa asıl dikkat edilmesi gereken tarafı, milletine duyduğu güvendi.

Çünkü büyük hedefler önce rakamlarda değil, zihinlerde kurulur. Kendisine inanmayan bir milletin elindeki en büyük kaynaklar bile âtıl kalır. Fakat kendi insanına güvenen, kendi kaynaklarına sahip çıkan ve ortak bir hedef etrafında birleşen toplumlar tarih boyunca imkânsız görülen başarıları gerçekleştirmiştir.

Haydar Hoca'nın ortaya koyduğu iddianın temelinde de bu anlayış vardı. Ona göre Türkiye'nin sorunu kaynak eksikliği değildi; kaynaklarını harekete geçirecek özgüven eksikliğiydi. Birlik olabilen, kendi ekonomisini kendi kaynakları üzerine kurabilen ve milletine güvenen bir Türkiye'nin önünde aşamayacağı hiçbir engel bulunmadığını savunuyordu.

Aslında bu yaklaşım, İbn Haldun'un "asabiyet" kavramıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. İbn Haldun'un toplumu ayakta tutan güç olarak tarif ettiği asabiye ile Prof. Dr. Haydar Baş'ın birlik, beraberlik ve millî duruş anlayışı aynı noktada buluşmaktadır. Dağılmış toplumlar küçülür; birleşmiş toplumlar büyür.

Bunun temel şartlarından biri de eğitimdir.

Çocuklarımıza sadece bilgi aktaran değil, özgüven kazandıran bir eğitim sistemi kurmak zorundayız. Ezberleyen değil düşünen, tüketen değil üreten, takip eden değil öncülük eden nesiller yetiştiremediğimiz sürece ekonomik bağımsızlıktan da kültürel bağımsızlıktan da söz edemeyiz.

Bugün bunun en önemli alanlarından biri yapay zekâdır. Yapay zekâ artık sadece bir teknoloji değildir; aynı zamanda kültürel bir güçtür. Bir model hangi dilde, hangi kaynaklarla ve hangi dünya görüşüyle eğitilmişse, verdiği cevaplarda da o dünyanın izlerini taşır.

Yarın çocuklarımızın sorularına sürekli başkalarının geliştirdiği sistemler cevap verirse, sadece teknolojiyi değil düşünceyi de ithal etmeye başlarız. Bu nedenle kendi dilimizle, kendi tarihimizle, kendi kültürümüzle beslenmiş yapay zekâ sistemleri geliştirmek artık bir teknoloji meselesi olduğu kadar bir bağımsızlık meselesidir.

İbn Haldun devletlerin doğacağını, büyüyeceğini ve sonunda zayıflayacağını söyler. Fakat tarih bize başka bir hakikati de gösterir. Devletlerin kaderi sadece zamana bağlı değildir; akla, adalete ve iradeye de bağlıdır. Ahmed Cevdet Paşa'nın, Kâtip Çelebi'nin itirazı tam da buradaydı. Çöküş kader değildir. Doğru yönetim, güçlü kurumlar ve sağlam bir irade ile tarih yeniden yazılabilir.

İşte bu yazı dizisinin anlatmak istediği de budur.

Ortak bir mefkûresi olan, adaletine güven duyulan, üreten, kendi kaynaklarını kullanan ve gençlerine gelecek sunabilen bir Türkiye, İbn Haldun'un tarif ettiği çöküş zincirini kırabilir.

Çünkü mesele sadece güçlü bir ekonomi kurmak değildir. Mesele, kendisine güvenen bir millet inşa etmektir.

Kendine güvenen insan birleşir. Birleşen toplum üretir. Üreten millet bağımsızlaşır. Bağımsızlaşan millet kendi hikâyesini kendisi yazar. Ve kendi hikâyesini yazabilen milletler, tarihin akışını değiştirebilir. Zifiri karanlığın bir özelliği vardır. Gecenin en koyu olduğu an, şafağa en yakın andır. Ama şafak kendiliğinden doğmaz. Birilerinin nöbet tutması, birilerinin ışığı taşıması ve en önemlisi birilerinin sabaha inanması gerekir.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan da tam olarak budur.

Kendi insanına yeniden inanmak.

Kendi kaynaklarına yeniden güvenmek.

Ve geleceğini başkasının yazmasına razı olmayacak kadar güçlü bir irade ortaya koymak.

Aslında Bağımsız Türkiye Partisi'nin yapmak istediği tamda budur. Prof. Dr. Haydar Baş'ın fikirleri doğrultusunda, Hüseyin Baş'ın liderliğinde kendi kaynaklarına güvenen, üreten ve geleceğini kendisi yazan bir Türkiye'yi yeniden inşa etmek…

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.