İstanbul'a bir ayda yağacak kar bir günde şiddetli bir tipi eşliğinde yağınca olan oldu. Kıyametler koptu, binlerce insan mahsur kaldı, yüzbinlerce araç saatlerce yollara çakılı kaldı, elektrik yok, su yok, doğalgaz yok...
Hayır! Hayat felç olmadı, düpedüz durdu. İstanbul'un megakent değil de megaköy olduğu bir kez daha tecrübeyle anlaşıldı.
Bu kez başladık suçlu aramaya. Ne de olsa asırlık adetimiz. Muhakkak her olumsuzluğun, her kaosun, her keşmekeşin ve hatta her tabii afetin bir suçlusunu bulacağız, hem de kaosun, keşmekeşin tam ortasında. Tabii afetlerde bile bu adet değişmiyor. Afetin "tabii"liği, yapılan tartışmalarla öyle bir "yapay"laşıp, kasıt kulpu takılıyor ki; neredeyse 'bu karı da kim yağdırdı, niye yağdırdı' deme noktasına geliyoruz.
Doğal afet, hiç de doğal olmayan anlamsız polemiklere kurban ediliyor vesselam.
Bu tartışmalarla, son birkaç seneyi istisna tutarsak, epey zamandır sabah bembeyaz karla uyanmaya pek de alışık olmadığımız beyaz İstanbul'un zevkini dahi alamadık. Çocukların kartopu oynamaları ve güç-bela yapabildikleri kardan adamları da olmasa, hepten kaos ve keşmekeş modunda, yağan karı düşman telakki edeceğiz.
Çetin Altan'ın yaptığı gibi, meseleyi 'ti'ye almak, belki en iyisi olacak. Altan ne diyor: "İstanbul'u felce uğratan kış, aslında Türk düşmanı... Biliyorsunuz soğuk dalgası, Balkanlar'dan geliyor; İngiltere'nin desteği var arkasında."
Zaten Balkanlar'dan bugüne kadar iyi bir şey geldiği vaki olmamış! Ya kaos, ya kar, ya yağmur ya da fırtına, başka da birşey gelmiyor! "Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası..." diye başlayan meteoroloji sunumlarını her duyduğumuzda, Balkanlar'a karşı hislerimiz negatif yöne kıvrılmıyor belki ama zaman zaman Balkanlar'a sitem etmiyor da değiliz. "Yahu bir gün de sıcak hava gelsin" cümlesi çoğu zaman içinizden sessiz bir şekilde, eğer evde kömür azalmışsa veya doğalgaz faturası bir önceki ay ödeyemeyeceğiniz kabarıklıkta gelmişse dıştan, sesli bir şekilde dökülüverir dudaklarınızdan.
Şaka bir tarafa, İstanbul bu tür bir kışı, daha doğrusu böylesine fazla 'beyazı' kaldıramıyor, tıpkı kaldıramadığı kalabalık nüfusu gibi.
Mevsimler de diğer nimetler gibi, "nabza göre şerbet" hassasiyetinde tevzii ediliyor. Herkese, her şehire kaldırabileceği yükten gayrısı yüklenmiyor.
Erzurum'a yağan kar, İstanbul'a işte bu yüzden yağmıyor.
Erzurum'dan yazan kıymetli Aziz Karaca'nın "Karakışla karakucak nasılmış?" iszihzası da; kendi üretimimiz olan bu yapay kaos ortamında unuttuğumuz bir cümleyi hatırlatıyor:
"Buna da şükür!"
Hayır! Hayat felç olmadı, düpedüz durdu. İstanbul'un megakent değil de megaköy olduğu bir kez daha tecrübeyle anlaşıldı.
Bu kez başladık suçlu aramaya. Ne de olsa asırlık adetimiz. Muhakkak her olumsuzluğun, her kaosun, her keşmekeşin ve hatta her tabii afetin bir suçlusunu bulacağız, hem de kaosun, keşmekeşin tam ortasında. Tabii afetlerde bile bu adet değişmiyor. Afetin "tabii"liği, yapılan tartışmalarla öyle bir "yapay"laşıp, kasıt kulpu takılıyor ki; neredeyse 'bu karı da kim yağdırdı, niye yağdırdı' deme noktasına geliyoruz.
Doğal afet, hiç de doğal olmayan anlamsız polemiklere kurban ediliyor vesselam.
Bu tartışmalarla, son birkaç seneyi istisna tutarsak, epey zamandır sabah bembeyaz karla uyanmaya pek de alışık olmadığımız beyaz İstanbul'un zevkini dahi alamadık. Çocukların kartopu oynamaları ve güç-bela yapabildikleri kardan adamları da olmasa, hepten kaos ve keşmekeş modunda, yağan karı düşman telakki edeceğiz.
Çetin Altan'ın yaptığı gibi, meseleyi 'ti'ye almak, belki en iyisi olacak. Altan ne diyor: "İstanbul'u felce uğratan kış, aslında Türk düşmanı... Biliyorsunuz soğuk dalgası, Balkanlar'dan geliyor; İngiltere'nin desteği var arkasında."
Zaten Balkanlar'dan bugüne kadar iyi bir şey geldiği vaki olmamış! Ya kaos, ya kar, ya yağmur ya da fırtına, başka da birşey gelmiyor! "Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası..." diye başlayan meteoroloji sunumlarını her duyduğumuzda, Balkanlar'a karşı hislerimiz negatif yöne kıvrılmıyor belki ama zaman zaman Balkanlar'a sitem etmiyor da değiliz. "Yahu bir gün de sıcak hava gelsin" cümlesi çoğu zaman içinizden sessiz bir şekilde, eğer evde kömür azalmışsa veya doğalgaz faturası bir önceki ay ödeyemeyeceğiniz kabarıklıkta gelmişse dıştan, sesli bir şekilde dökülüverir dudaklarınızdan.
Şaka bir tarafa, İstanbul bu tür bir kışı, daha doğrusu böylesine fazla 'beyazı' kaldıramıyor, tıpkı kaldıramadığı kalabalık nüfusu gibi.
Mevsimler de diğer nimetler gibi, "nabza göre şerbet" hassasiyetinde tevzii ediliyor. Herkese, her şehire kaldırabileceği yükten gayrısı yüklenmiyor.
Erzurum'a yağan kar, İstanbul'a işte bu yüzden yağmıyor.
Erzurum'dan yazan kıymetli Aziz Karaca'nın "Karakışla karakucak nasılmış?" iszihzası da; kendi üretimimiz olan bu yapay kaos ortamında unuttuğumuz bir cümleyi hatırlatıyor:
"Buna da şükür!"
Alperen Polat / diğer yazıları
- Sadaka sosyalizmi / 17.04.2013
- Namusumuza dokunan yanar / 14.04.2013
- MHP'nin misyonu / 26.03.2013
- Tarihe şahitlik ettim / 04.03.2013
- Teröre teslim olduk / 15.01.2013
- Atatürk’e sahip çıkana sahip çıkmak / 12.01.2013
- Talabani miadını doldurdu, sıradaki gelsin! / 21.12.2012
- Arınç misyonu / 20.12.2012
- 1962’den 2012’ye ‘satılık müttefik’ Türkiye! / 19.12.2012
- ‘NATO toprağı Türkiye’den dünya savaşının fitilini ateşlemek / 18.12.2012
- Namusumuza dokunan yanar / 14.04.2013
- MHP'nin misyonu / 26.03.2013
- Tarihe şahitlik ettim / 04.03.2013
- Teröre teslim olduk / 15.01.2013
- Atatürk’e sahip çıkana sahip çıkmak / 12.01.2013
- Talabani miadını doldurdu, sıradaki gelsin! / 21.12.2012
- Arınç misyonu / 20.12.2012
- 1962’den 2012’ye ‘satılık müttefik’ Türkiye! / 19.12.2012
- ‘NATO toprağı Türkiye’den dünya savaşının fitilini ateşlemek / 18.12.2012




























































