Yunanistan seyahatimizin Selanik ve Kavala'dan sonraki durakları Gümülcine ve İskeçe oldu. Buraya geldiğinizde manzara değişiyor. Selanik ve Kavala'da Osmanlı mirasını daha çok taşlarda, yapılarda, kitabelerde görüyorsunuz. Gümülcine ve İskeçe'de ise tarih yalnızca taşta değil; yaşayan insanların dilinde, inancında ve günlük hayatında karşınıza çıkıyor. Caddede Türkçe konuşan insanlar… Köylerde yükselen camiler… Bir asrı aşan bütün siyasi değişimlere rağmen devam eden bir aidiyet… Batı Trakya'nın farkı burada. Burası yalnızca geçmişte Türklerin yaşadığı bir coğrafya değildir. Türklerin bugün de yaşadığı bir coğrafyadır.
Lozan Barış Antlaşması'yla Batı Trakya'daki Müslüman nüfus ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'daki Rum Ortodoks nüfus mübadele dışında bırakıldı. Böylece Batı Trakya'daki Müslüman toplum uluslararası hukuk bakımından azınlık statüsüne sahip oldu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bugün bölgede yaklaşık 150 bin kişilik Türk azınlık nüfusunun bulunduğunu belirtiyor. Ancak bir toplumu yalnız rakamlarla anlatamazsınız. Gümülcine sokaklarında dolaşırken bunu daha iyi anlıyorsunuz. Azınlık olmak, yalnızca sayıca az olmak değildir. Dilini korumak demektir. Çocuğuna kendi kültürünü aktarabilmek demektir. İbadethaneni, vakfını, okulunu, mezarlığını yaşatmak demektir. Ve en önemlisi, kendini nasıl tanımlıyorsan o kimlikle var olabilmek demektir.
Batı Trakya meselesinin merkezinde de aslında bu vardır. Lozan metninde "Müslüman azınlık" ifadesi kullanılıyor. Yunanistan, hukuki yaklaşımını büyük ölçüde bu tanımlama üzerine kuruyor. Türkiye ise Batı Trakya'daki topluluğun kendisini Türk olarak tanımlama hakkının bulunduğunu ve tarihî belgelerin de bu kimliği desteklediğini savunuyor. İşte bugün hâlâ devam eden tartışmanın önemli başlıklarından biri budur. Fakat meseleyi sadece diplomatik terminolojiye hapsetmemek gerekir. İnsanların kendilerini nasıl gördükleri önemlidir. Bir toplumun kimliğini masa başında başka birinin tarif etmesi kolaydır; zor olan, o toplumun kendi hafızasına kulak vermektir. İskeçe ve Gümülcine'de konuştuğumuz insanlarda bu hafızanın ne kadar güçlü olduğunu gördük.
Bir başka önemli mesele eğitim. Azınlık okulları Batı Trakya Türk toplumunun dilini ve kültürünü gelecek nesillere taşıyan en önemli kurumlardan biridir. Fakat son yıllarda öğrenci sayısının yetersizliği gerekçesiyle birçok okul kapatıldı veya askıya alındı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Temmuz 2026'da sekiz azınlık ilkokulunun daha kapatılmasıyla Batı Trakya'daki azınlık ilkokullarının sayısının 76'ya düştüğünü açıkladı. Bu rakam üzerinde düşünmek gerekir. Bir okul yalnızca bina değildir. Bir dilin çocuk sesidir. Bir mahallenin hafızasıdır. Bir toplumun geleceğe uzanan elidir. Okul kapanınca yalnız kapıya kilit vurulmaz; kültürel devamlılığın bir halkası da zayıflar.
Benzer bir tartışma dinî hayat konusunda yaşanıyor. Batı Trakya'da müftülük meselesi uzun yıllardır devam eden temel anlaşmazlıklardan biri. Yunan hukuk sistemi resmî müftülerin devlet tarafından belirlenen usulle atanmasını öngörüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın din özgürlüğü raporu da bu tabloyu teyit ediyor: 2022 tarihli düzenlemeyle müftülerin seçim ve atama süreci devlet eliyle yürütülüyor. Buna karşılık azınlık toplumu kendi seçtiği müftüleri, Gümülcine'de İbrahim Şerif'i ve İskeçe'de Mustafa Trampa'yı, meşru temsilcileri olarak görüyor ve tanınmalarını istiyor. Türkiye de bu talebi destekliyor. Nitekim Yunanistan'ın Ekim 2026'da Gümülcine ve İskeçe müftülüklerine beş yıllığına yeni atamalar yapması üzerine Türkiye Dışişleri Bakanlığı, 24 Ekim 2026 tarihli açıklamasında Atina'yı "Azınlığın seçtiği meşru müftüleri tanımaya ve atanmış müftüleri dayatma teşebbüslerinden vazgeçmeye" çağırdı.
Bütün bunları yerinde görünce şunu daha iyi anlıyorsunuz: Batı Trakya meselesi geçmişte kalmış bir Lozan maddesi değildir. Bugünün meselesidir: okuldaki çocuğun, camideki cemaatin, kendi dilini konuşmak ve kimliğini çocuklarına aktarmak isteyen ailenin meselesidir. Biz Gümülcine ve İskeçe'de camiler gördük. Türkçe konuştuk. İnsanlarla selamlaştık. Aynı kültürün sesini duyduk. Sınırların değiştirdiği şey devletlerin egemenlik alanlarıdır; insanların hafızası değil. Bu nedenle Batı Trakya'ya yalnız "komşu ülkede yaşayan bir azınlık" gözüyle bakmak eksik olur. Orada yüz yılı aşkın süredir kendi kimliğini, inancını ve dilini korumaya çalışan bir toplum vardır.
Batı Trakya Türklerinin talebi de esasen budur: Kimliklerine saygı duyulması. Dillerini yaşatabilmeleri. Okullarını koruyabilmeleri. İnançlarını kendi gelenekleri içinde sürdürebilmeleri. Türkiye ile Yunanistan arasında dostluk ve iyi komşuluk elbette önemlidir; fakat gerçek dostluk, sorunları görmezden gelerek değil, hakları karşılıklı olarak koruyarak güçlenir. Gümülcine'den İskeçe'ye giderken bir kez daha düşündüm: Bir milletin varlığı sadece sınırlarla ölçülmez. Bazen bir caminin minaresinde, bazen bir okulun kapısında, bazen sokakta duyduğunuz Türkçe bir kelimede, bazen de "Biz buradayız" diyen insanların sessiz ama güçlü duruşunda yaşar. Batı Trakya'da gördüğümüz tam olarak buydu: Hafıza, haritadan daha inatçıdır.
Lozan Barış Antlaşması'yla Batı Trakya'daki Müslüman nüfus ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'daki Rum Ortodoks nüfus mübadele dışında bırakıldı. Böylece Batı Trakya'daki Müslüman toplum uluslararası hukuk bakımından azınlık statüsüne sahip oldu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bugün bölgede yaklaşık 150 bin kişilik Türk azınlık nüfusunun bulunduğunu belirtiyor. Ancak bir toplumu yalnız rakamlarla anlatamazsınız. Gümülcine sokaklarında dolaşırken bunu daha iyi anlıyorsunuz. Azınlık olmak, yalnızca sayıca az olmak değildir. Dilini korumak demektir. Çocuğuna kendi kültürünü aktarabilmek demektir. İbadethaneni, vakfını, okulunu, mezarlığını yaşatmak demektir. Ve en önemlisi, kendini nasıl tanımlıyorsan o kimlikle var olabilmek demektir.
Batı Trakya meselesinin merkezinde de aslında bu vardır. Lozan metninde "Müslüman azınlık" ifadesi kullanılıyor. Yunanistan, hukuki yaklaşımını büyük ölçüde bu tanımlama üzerine kuruyor. Türkiye ise Batı Trakya'daki topluluğun kendisini Türk olarak tanımlama hakkının bulunduğunu ve tarihî belgelerin de bu kimliği desteklediğini savunuyor. İşte bugün hâlâ devam eden tartışmanın önemli başlıklarından biri budur. Fakat meseleyi sadece diplomatik terminolojiye hapsetmemek gerekir. İnsanların kendilerini nasıl gördükleri önemlidir. Bir toplumun kimliğini masa başında başka birinin tarif etmesi kolaydır; zor olan, o toplumun kendi hafızasına kulak vermektir. İskeçe ve Gümülcine'de konuştuğumuz insanlarda bu hafızanın ne kadar güçlü olduğunu gördük.
Bir başka önemli mesele eğitim. Azınlık okulları Batı Trakya Türk toplumunun dilini ve kültürünü gelecek nesillere taşıyan en önemli kurumlardan biridir. Fakat son yıllarda öğrenci sayısının yetersizliği gerekçesiyle birçok okul kapatıldı veya askıya alındı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Temmuz 2026'da sekiz azınlık ilkokulunun daha kapatılmasıyla Batı Trakya'daki azınlık ilkokullarının sayısının 76'ya düştüğünü açıkladı. Bu rakam üzerinde düşünmek gerekir. Bir okul yalnızca bina değildir. Bir dilin çocuk sesidir. Bir mahallenin hafızasıdır. Bir toplumun geleceğe uzanan elidir. Okul kapanınca yalnız kapıya kilit vurulmaz; kültürel devamlılığın bir halkası da zayıflar.
Benzer bir tartışma dinî hayat konusunda yaşanıyor. Batı Trakya'da müftülük meselesi uzun yıllardır devam eden temel anlaşmazlıklardan biri. Yunan hukuk sistemi resmî müftülerin devlet tarafından belirlenen usulle atanmasını öngörüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın din özgürlüğü raporu da bu tabloyu teyit ediyor: 2022 tarihli düzenlemeyle müftülerin seçim ve atama süreci devlet eliyle yürütülüyor. Buna karşılık azınlık toplumu kendi seçtiği müftüleri, Gümülcine'de İbrahim Şerif'i ve İskeçe'de Mustafa Trampa'yı, meşru temsilcileri olarak görüyor ve tanınmalarını istiyor. Türkiye de bu talebi destekliyor. Nitekim Yunanistan'ın Ekim 2026'da Gümülcine ve İskeçe müftülüklerine beş yıllığına yeni atamalar yapması üzerine Türkiye Dışişleri Bakanlığı, 24 Ekim 2026 tarihli açıklamasında Atina'yı "Azınlığın seçtiği meşru müftüleri tanımaya ve atanmış müftüleri dayatma teşebbüslerinden vazgeçmeye" çağırdı.
Bütün bunları yerinde görünce şunu daha iyi anlıyorsunuz: Batı Trakya meselesi geçmişte kalmış bir Lozan maddesi değildir. Bugünün meselesidir: okuldaki çocuğun, camideki cemaatin, kendi dilini konuşmak ve kimliğini çocuklarına aktarmak isteyen ailenin meselesidir. Biz Gümülcine ve İskeçe'de camiler gördük. Türkçe konuştuk. İnsanlarla selamlaştık. Aynı kültürün sesini duyduk. Sınırların değiştirdiği şey devletlerin egemenlik alanlarıdır; insanların hafızası değil. Bu nedenle Batı Trakya'ya yalnız "komşu ülkede yaşayan bir azınlık" gözüyle bakmak eksik olur. Orada yüz yılı aşkın süredir kendi kimliğini, inancını ve dilini korumaya çalışan bir toplum vardır.
Batı Trakya Türklerinin talebi de esasen budur: Kimliklerine saygı duyulması. Dillerini yaşatabilmeleri. Okullarını koruyabilmeleri. İnançlarını kendi gelenekleri içinde sürdürebilmeleri. Türkiye ile Yunanistan arasında dostluk ve iyi komşuluk elbette önemlidir; fakat gerçek dostluk, sorunları görmezden gelerek değil, hakları karşılıklı olarak koruyarak güçlenir. Gümülcine'den İskeçe'ye giderken bir kez daha düşündüm: Bir milletin varlığı sadece sınırlarla ölçülmez. Bazen bir caminin minaresinde, bazen bir okulun kapısında, bazen sokakta duyduğunuz Türkçe bir kelimede, bazen de "Biz buradayız" diyen insanların sessiz ama güçlü duruşunda yaşar. Batı Trakya'da gördüğümüz tam olarak buydu: Hafıza, haritadan daha inatçıdır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Gümülcine’den İskeçe’ye: Batı Trakya’da Türkçe, ezan ve kimlik / 03.11.2026
- “Sünni NATO” mu, Mekke Anlaşması mı? / 02.11.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026
- “Sünni NATO” mu, Mekke Anlaşması mı? / 02.11.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026


























































