logo
29 EKİM 2026

Fransa sokakları bize ne söylüyor?

29.10.2026 00:00:00
 
Fransa sokaklarından yükselen sesleri yalnızca dış politika tartışmalarıyla açıklayamayız. Elbette uluslararası rekabetin, enerji maliyetlerinin ve siyasi hesapların etkisi vardır. Fakat bütün bunları konuşurken okuluna giden çocuğu, ay sonunu getiremeyen çalışanı, kirasını ödeyemeyen aileyi gözden kaçırırsak meselenin merkezini kaybederiz. Bu hafta Meltem TV'de Haftanın Sohbeti programında da dile getirdiğim gibi, Fransa'daki gelişmelere bakarken önce şu soruyu soruyorum: Bu tablodan Türkiye adına hangi dersi çıkarmalıyız?

Associated Press'in 24 Ekim tarihli haberine göre, eğitimde kaynak ve öğretmen yetersizliği etrafında başlayan protestolar, hayat pahalılığına karşı daha geniş bir itiraza dönüştü. Öğrencilerin taleplerine çalışanların geçim kaygıları eklendi. Burada şiddeti onaylamak elbette mümkün değildir. Ancak şiddet görüntüleri üzerinden bütün toplumsal talepleri yok saymak da sorunları çözmez. İnsanların neden sokağa çıktığını anlamak zorundayız.

Türkiye'de ekonomi tartışmalarına baktığımızda, başarı ölçüsünün büyük ölçüde enflasyon oranına indirgendiğini görüyoruz. TÜİK eylül ayı yıllık enflasyonunu yüzde 29,73 olarak açıkladı; oranın elli yedi ay sonra yüzde 30'un altına inmesi bir başarı hikâyesi gibi anlatıldı. Oysa oran birkaç puan gerilediğinde toplumun bütün sıkıntıları hafiflemiş olmuyor. Enflasyon elbette önemlidir; fakat tek başına ne refahın ne adaletin ne de toplumsal huzurun göstergesidir. Öyle olsaydı yıllık enflasyonu yüzde 3,1 olan Fransa'nın bugün cennet olması gerekirdi.

Bu oran Fransız istatistik kurumu INSEE'nin Eylül 2026 verisidir. Aynı kurumun 2024 yılına ilişkin yoksulluk araştırmasında ise metropol Fransa'da normal konutlarda yaşayan 9,8 milyon kişinin parasal yoksulluk sınırının altında bulunduğu belirtiliyor. Yoksulluk oranı yüzde 15,4 ile 1996'dan beri en yüksek seviyesinde. INSEE'nin 2026 ikinci çeyrek ve TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre genel işsizlik Fransa'da yüzde 8,3, Türkiye'de yüzde 7,8; genç işsizliği ise Fransa'da yüzde 21,6, Türkiye'de yüzde 13. Ölçüm yöntemleri tartışılabilir; fakat düşük enflasyonlu ülkede işsizliğin ve yoksulluğun daha yüksek çıkması, fiyat artış hızıyla toplumsal refahı ayrı ayrı incelememiz gerektiğini açıkça gösteriyor.

Üstelik enflasyonun düşmesi, fiyatların eski seviyesine dönmesi demek değildir. Dün pahalanan ekmek bugün daha yavaş pahalanıyorsa vatandaş hâlâ yüksek fiyat üzerinden alışveriş yapar. Geliri bu birikmiş artışları karşılamıyorsa geçim sıkıntısı sürer. Kira, enerji ve gıda giderleri bütçeyi tüketiyorsa açıklanan ortalama oran, o evin içinde yaşanan sıkışmayı tek başına anlatamaz.

O halde ekonomiyi değerlendirirken sorularımızı değiştirmeliyiz. Vatandaş kirasını ödeyebiliyor mu? Mutfağını doldurabiliyor mu? Çocuğunu okutabiliyor mu? Hastalandığında tedaviye erişebiliyor mu? Gençler eğitimlerini tamamladıklarında iş bulabileceklerine inanıyor mu? Emekli, yıllarca çalıştıktan sonra başkasına muhtaç olmadan yaşayabiliyor mu? Ekonomi yönetiminin karnesini hazırlarken bu soruların cevaplarını da masaya koymak gerekir.

Kişi başına millî gelir açıklamalarında da aynı dikkat şarttır. Toplam geliri nüfusa bölerek elde ettiğiniz ortalama, her vatandaşın cebine o tutarın girdiğini göstermez. TÜİK 2025 yılı için kişi başına geliri 18 bin 103 dolar olarak açıkladı; bu rakamla beş kişilik bir ailenin yılda 90 bin doları aşan bir gelire sahip olduğu sonucu çıkar; oysa çoban Mehmet Efendi'nin, bakkal Hüseyin Efendi'nin sofrasında bu rakamın karşılığı yoktur. Büyük servet sahibiyle asgari ücretliyi aynı ortalamada buluşturabilirsiniz; fakat aynı hayat şartlarında buluşturmuş olmazsınız. Ortalama yükselirken gelir dağılımı bozulabilir. Büyümenin kime yaradığı sorusunu sormadan toplumun zenginleştiğini söyleyemeyiz.

İşte Prof. Dr. Haydar Baş'ın Millî Ekonomi Modeli'ne bu noktadan bakmak gerekir. Modelin üç temel hedefi, tam istihdam, gelir dağılımında adalet ve sürekli büyümedir. Bu hedefler, ekonomiyi insanın ihtiyaçları üzerinden değerlendiren bir bakış sunar. Bir ülkenin başarısını yalnızca finansal tablolarda aramak yerine, üretilen imkânların toplumun tamamına nasıl ulaştığını sorgulamamızı sağlar.

Tam istihdam hedefi, çalışmak isteyen insanın üretime katılabileceği şartların oluşturulmasını gerektirir. Gelir dağılımında adalet, ortaya çıkan değerden geniş toplum kesimlerinin hakkını almasını ifade eder. Sürekli büyüme ise üretimin ve tüketimin birbirini beslediği bir devamlılığı hedefler. Bunları birbirinden kopardığınızda, bir alandaki iyileşme başka bir alandaki yoksunluğu ortadan kaldırmaya yetmez.

Sürekli büyüme, emme basma tulumba gibi işler: Üretici malını satabilmeli, tüketici ihtiyacını karşılayacak gelire sahip olmalıdır. Vatandaşın alım gücü zayıfladığında esnafın işi daralır, üreticinin siparişi azalır, istihdam baskı altına girer. Ekonomi bisiklete de benzer; pedalı çevirmeyi bıraktığınız an devrilirsiniz. Bu yüzden yalnızca tüketimi kısmayı başarı sayarsanız, ekonominin kendi kendini zayıflatan tarafını görmezden gelirsiniz. Devamlılığı sağlayacak olan, üretim kapasitesiyle halkın satın alma gücünün birlikte desteklenmesidir. Millî Ekonomi Modeli bunu slogan olarak söylemez; kaynağın nasıl oluşturulacağını, desteğin nasıl uygulanacağını gerekçeleriyle yazılı bir program hâlinde ortaya koyar.

Sosyal devlet anlayışını da burada hatırlamak gerekiyor. Eğitim, sağlık ve barınma, ailelerin tek başına taşıyabildiği ölçüde erişilecek imkânlara dönüşürse toplumdaki eşitsizlik derinleşir. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, ekonomik politikanın başarısını değerlendirmede esas alınmalıdır. Okulun imkânı daralırken, öğretmenin yükü artarken, aile çocuğunun geleceğinden kaygılanırken yalnızca bütçe hesabıyla yetinemeyiz.

Bu yüzden ekonomik kararların etkisini yalnızca yıl sonunda açıklanan tablolarla değil, mahalledeki hayatla da takip etmeliyiz. Bir dükkânın kapanması, bir gencin iş aramaktan vazgeçmesi, bir ailenin eğitim harcamasını ertelemesi bize çok şey söyler. İstatistik bu hayatı anlamamıza yardımcı olmalı; hayatın üzerini örten bir perdeye dönüşmemelidir. Yönetimin sorumluluğu da rakamla vatandaşın gündelik tecrübesi arasındaki mesafeyi her gün azaltmaktır.

Fransa'ya bakarken kendi ülkemiz için çıkardığım sonuç şudur: Vatandaşın refahını merkeze almayan bir başarı anlatısı eksik kalır. 7–8 Şubat 2026 tarihlerinde Viyana Üniversitesi'nde yirmi dokuz ülkeden katılımla düzenlenen 11. Uluslararası Millî Ekonomi Modeli Kongresi'nde konuşmacıların artık teoriyi değil, kendi ülkelerindeki uygulama sonuçlarını anlattığına bizzat şahit oldum. Türkiye'de de bu modeli uygulayacak program ve kadro hazırdır; Hüseyin Baş'ın genel başkanlığındaki Bağımsız Türkiye Partisi'nin programı Millî Ekonomi Modeli'ni esas almaktadır. Tartışmayı rakamların dar çerçevesinden çıkarıp insanın hayatına taşımalıyız. Çünkü ekonominin gerçek karşılığı, vatandaşın sofrasında, işinde ve geleceğe duyduğu güvende görülür.
 
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.