Bölgemizde savaşın genişleme ihtimali konuşulurken Türkiye'nin attığı her adımı dikkatle değerlendirmek zorundayız. Bir savunma anlaşmasının hangi amaçla yapıldığı kadar, hangi şartlarda nasıl uygulanacağı da önemlidir. Bugün verilen bir taahhüdün yarın ülkemize ne getireceğini düşünmek, milletimize karşı sorumluluğumuzdur.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na bu gözle bakıyorum.
Anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına ilişkin teklif, 27 Ekim'de TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi. TBMM kayıtlarında amaç; ortak değerlendirilen tehditlere karşı caydırıcılığı güçlendirmek, silahlı kuvvetler arasındaki koordinasyonu ve savunma sanayisi iş birliğini artırmak olarak açıklanıyor. Teklif AK Parti, MHP ve CHP'nin oylarıyla kabul edildi; YENİ Parti, İYİ Parti, DEM Parti ve Yeni Yol karşı oy kullandı. Genel Kurul görüşmesi henüz yapılmadı; teklifin 3 Kasım haftasında Genel Kurul gündemine alınması ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Mecliste bilgi vermesi planlanıyor. Genel Kurul oyu da süreci bitirmez: Anayasa'nın 90. maddesine göre Meclis yalnızca onaylamayı bir kanunla "uygun bulur"; antlaşmayı onaylayıp yayımlayan Cumhurbaşkanı'dır ve taraflar onay belgelerini teati etmeden anlaşma yürürlüğe girmez. Bu aşamayı bütün onay süreci tamamlanmış gibi değerlendirmemek gerekir.
Elbette Türkiye başka ülkelerle savunma iş birliği yapabilir. Bölgesel güvenliğe katkı sağlayabilir. Ancak ortak savunma taahhüdünün kapsamı, karar mekanizması ve sınırları millet tarafından anlaşılmalıdır. Vatandaş, kendi adına üstlenilen sorumluluğun ne olduğunu bilmelidir. Kanun teklifi ekinde yayımlanan metne göre anlaşmanın 2. maddesi, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayıyor; taraflar yürürlüğe girmesini izleyen ilk on yıl anlaşmadan tek taraflı çekilemiyor. Bu iki hüküm, üstlenilen taahhüdün ağırlığını tek başına anlatır.
Bir saldırının bu tanıma girip girmediğine kim, hangi usulle karar verecektir? Diplomatik destek, istihbarat paylaşımı ve askerî katılım arasındaki sınır nasıl korunacaktır?
Bu soruların anayasal bir boyutu da vardır. Anayasa'nın 92. maddesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesini TBMM iznine bağlar; fakat "Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların gerektirdiği hâlleri" bu kuralın dışında tutar. Komisyonda Dışişleri yetkilileri asker gönderilmesinin ancak TBMM iradesiyle mümkün olacağını söyledi. Bu siyasi bir güvencedir; Anayasa metni ise antlaşmanın gerektirdiği hâllerde ayrıca Meclis izni aramaz. O hâlde açıkça sorulmalıdır: 2. madde yürürlüğe girdikten sonra bir saldırı hâlinde asker gönderilmesi için Meclisten yeniden tezkere geçecek mi, yoksa anlaşmanın kendisi yeterli sayılacak mı? Üstelik 90. maddenin son fıkrasına göre usulüne göre yürürlüğe giren antlaşmalar kanun hükmündedir ve Anayasa'ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine götürülemez. Yani Meclisin vereceği oy yargı denetimine kapalı, sonradan düzeltilemeyecek bir karardır. Nitekim üç ülkenin 5 Ekim'de "caydırıcılık tedbirlerini" devreye sokması Türkiye'de uygun bulma kanunu çıkmadan gerçekleşti; Meclisin iradesi tamamlanmadan uygulamaya geçilmesinin kendisi başlı başına sorgulanmalıdır.
Bunlar anlaşmaya karşı çıkmak için üretilmiş sorular değildir. Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir kararı değerlendirebilmenin gereğidir. Önümüzdeki hafta Genel Kurulda oy kullanacak her siyasi parti ve her milletvekili de bunu bilmelidir: Verilecek oy, bir hükûmet tasarrufuna destek ya da muhalefet oyu değil, on yıl boyunca tek taraflı geri alınamayacak ve yargı denetimine kapalı bir millî taahhüdün altına atılan imzadır. Bu imzanın hesabı bugünün siyasetine değil, tarihe verilecektir. Anlaşma metnini okumadan, sorularına cevap almadan oy kullanan hiçbir milletvekili bu sorumluluktan kurtulamaz.
Komisyon görüşmelerinde, atılacak adımların tarafların anayasal süreçleri ve yetkili makamlarının kararları çerçevesinde yürütüleceği belirtiliyor. Ayrıca anlaşmanın üçüncü ülkelere karşı bir bloklaşma olmadığı ifade ediliyor. Bu açıklamaların uygulamada da karşılığını bulması gerekir. Millî karar alma irademiz her şartta korunmalıdır.
Meltem TV'de her hafta katıldığım Haftanın Sohbeti programında İran'la yapılan görüşmeleri de bu çerçevede ele aldım. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Suudi ve Pakistanlı yetkililerle birlikte Tahran'a neden gittiğini, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'la hangi meselelerin konuşulduğunu ve kamuoyuna nasıl aktarıldığını anlamaya çalıştım.
26 Ekim'deki temaslara ilişkin Reuters haberinde; bölgesel gerilimin azaltılması, Husilerin Suudi Arabistan'a saldırıları, Hürmüz'deki sorunlar ve ABD–İran müzakerelerinin yeniden başlaması gibi başlıklar yer alıyor. Tarafların görüşmeleri sürdürme konusunda anlaştığı bildiriliyor. Bu içerik, İran'ın pakta katılmasının kararlaştırıldığı şeklinde okunamaz.
İran'la konuşulması değerlidir. Komşular arasında doğrudan temas, yanlış hesapların ve karşılıklı güvensizliğin azaltılmasına yardımcı olabilir. Fakat görüşmenin yapılmış olmasıyla görüşmede belirli bir sonuca ulaşılması ayrı şeylerdir. Kamuoyunun bu ayrımı görebilmesi için açık ve tutarlı bilgilendirmeye ihtiyaç vardır.
Burada geçmişten gelen bir tartışmayı da hatırlamak gerekiyor: "Sünni NATO."
Bu ifade, Aralık 2015'te Suudi Arabistan'ın Riyad merkezli olarak kurduğunu açıkladığı ve İran'ın dışında tutulduğu İslam Askerî Koalisyonu için kullanıldı. 2017'de ise ABD Başkanı Trump'ın ilk yurt dışı ziyaretini 20–21 Mayıs'ta Riyad'a yapmasıyla yeniden gündeme geldi. Trump bu ziyarette Suudi Arabistan'la yaklaşık 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladı, elliyi aşkın Müslüman ülke liderinin katıldığı Arap-İslam-Amerikan Zirvesi'nde İran'ı bölgedeki terörün kaynağı ilan ederek tecrit edilmesini istedi ve zirvenin ardından Tel Aviv'e geçti. Dönemin yorumcuları, Washington'un ve İsrail'in teşvikiyle mezhep üzerinden tarif edilen bir İran karşıtı güvenlik yapılanmasının bölünmeleri derinleştireceğini tartışıyordu.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamız da bu ziyaretten beş gün sonra, 26 Mayıs 2017'de Elazığ'da gençlerle buluşmasında bu konuya değinmişti. Trump'ın Riyad ziyaretini değerlendirdiği konuşmasında, "Ve İsrail Sünni NATO'yu kuracak" diyerek tepkisini ortaya koymuş; ardından "Ve biz bu adamların ağzıyla İslam dünyasını kana buladık" sözleriyle eleştirisini dile getirmişti.
Hocamızın itirazını, aynı konuşmada vurguladığı kardeşlik anlayışıyla birlikte değerlendirmek gerekir. "Aslında hepimiz Müslümanız, kardeşiz" diyordu. Üstünlüğün Şii veya Sünni olmakta değil, takvada bulunduğunu anlatıyordu.
Bu yaklaşımın bugüne taşıdığı sorumluluk açıktır: Mezhep aidiyetlerinin devletler arasında düşmanlık üretmek için kullanılmasına karşı durmak.
Ancak tarihî bir uyarıyı hatırlarken bugünkü gelişmeler ışığında yeniden değerlendirmeliyiz. Türkiye'nin İran'la karşı karşıya gelmesine yol açabilecek gelişmeleri sorgulamak da bu sorumluluğun parçasıdır. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la ilişkilerini geliştirmesi, İran'la güvene dayalı komşuluk ilişkilerini korumasıyla birlikte yürütülmelidir. Bölgesel barışa katkı, taraflar arasında konuşma imkânını açık tutmayı gerektirir.
Anlaşmanın resmî ortak açıklamasında da krizlerin barışçıl çözümü ve gerilimin düşürülmesi hedefleri belirtiliyor. O hâlde uygulamayı bu hedeflerle değerlendirelim: Atılan adımlar çatışma ihtimalini azaltıyor mu? Türkiye'nin güvenliğini güçlendiriyor mu? Kendi kararlarımızı verme imkânımızı koruyor mu?
Bu soruların cevabını aramak, bugünü olduğu kadar yarını da düşünmektir.
Türkiye'nin insanı, toprağı ve millî egemenliği bütün hesapların önünde tutulmalıdır. On yıl boyunca geri dönüşü olmayan bir taahhüdün altına imza atılıyorsa, o taahhüdün her maddesi milletin önünde tartışılmalıdır. Bize düşen, gelecek kuşaklara bağımsız karar alabilen, komşularıyla barış içinde yaşayan ve vatandaşının güvenliğini koruyan bir ülke bırakmaktır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na bu gözle bakıyorum.
Anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına ilişkin teklif, 27 Ekim'de TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi. TBMM kayıtlarında amaç; ortak değerlendirilen tehditlere karşı caydırıcılığı güçlendirmek, silahlı kuvvetler arasındaki koordinasyonu ve savunma sanayisi iş birliğini artırmak olarak açıklanıyor. Teklif AK Parti, MHP ve CHP'nin oylarıyla kabul edildi; YENİ Parti, İYİ Parti, DEM Parti ve Yeni Yol karşı oy kullandı. Genel Kurul görüşmesi henüz yapılmadı; teklifin 3 Kasım haftasında Genel Kurul gündemine alınması ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Mecliste bilgi vermesi planlanıyor. Genel Kurul oyu da süreci bitirmez: Anayasa'nın 90. maddesine göre Meclis yalnızca onaylamayı bir kanunla "uygun bulur"; antlaşmayı onaylayıp yayımlayan Cumhurbaşkanı'dır ve taraflar onay belgelerini teati etmeden anlaşma yürürlüğe girmez. Bu aşamayı bütün onay süreci tamamlanmış gibi değerlendirmemek gerekir.
Elbette Türkiye başka ülkelerle savunma iş birliği yapabilir. Bölgesel güvenliğe katkı sağlayabilir. Ancak ortak savunma taahhüdünün kapsamı, karar mekanizması ve sınırları millet tarafından anlaşılmalıdır. Vatandaş, kendi adına üstlenilen sorumluluğun ne olduğunu bilmelidir. Kanun teklifi ekinde yayımlanan metne göre anlaşmanın 2. maddesi, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayıyor; taraflar yürürlüğe girmesini izleyen ilk on yıl anlaşmadan tek taraflı çekilemiyor. Bu iki hüküm, üstlenilen taahhüdün ağırlığını tek başına anlatır.
Bir saldırının bu tanıma girip girmediğine kim, hangi usulle karar verecektir? Diplomatik destek, istihbarat paylaşımı ve askerî katılım arasındaki sınır nasıl korunacaktır?
Bu soruların anayasal bir boyutu da vardır. Anayasa'nın 92. maddesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesini TBMM iznine bağlar; fakat "Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların gerektirdiği hâlleri" bu kuralın dışında tutar. Komisyonda Dışişleri yetkilileri asker gönderilmesinin ancak TBMM iradesiyle mümkün olacağını söyledi. Bu siyasi bir güvencedir; Anayasa metni ise antlaşmanın gerektirdiği hâllerde ayrıca Meclis izni aramaz. O hâlde açıkça sorulmalıdır: 2. madde yürürlüğe girdikten sonra bir saldırı hâlinde asker gönderilmesi için Meclisten yeniden tezkere geçecek mi, yoksa anlaşmanın kendisi yeterli sayılacak mı? Üstelik 90. maddenin son fıkrasına göre usulüne göre yürürlüğe giren antlaşmalar kanun hükmündedir ve Anayasa'ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine götürülemez. Yani Meclisin vereceği oy yargı denetimine kapalı, sonradan düzeltilemeyecek bir karardır. Nitekim üç ülkenin 5 Ekim'de "caydırıcılık tedbirlerini" devreye sokması Türkiye'de uygun bulma kanunu çıkmadan gerçekleşti; Meclisin iradesi tamamlanmadan uygulamaya geçilmesinin kendisi başlı başına sorgulanmalıdır.
Bunlar anlaşmaya karşı çıkmak için üretilmiş sorular değildir. Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir kararı değerlendirebilmenin gereğidir. Önümüzdeki hafta Genel Kurulda oy kullanacak her siyasi parti ve her milletvekili de bunu bilmelidir: Verilecek oy, bir hükûmet tasarrufuna destek ya da muhalefet oyu değil, on yıl boyunca tek taraflı geri alınamayacak ve yargı denetimine kapalı bir millî taahhüdün altına atılan imzadır. Bu imzanın hesabı bugünün siyasetine değil, tarihe verilecektir. Anlaşma metnini okumadan, sorularına cevap almadan oy kullanan hiçbir milletvekili bu sorumluluktan kurtulamaz.
Komisyon görüşmelerinde, atılacak adımların tarafların anayasal süreçleri ve yetkili makamlarının kararları çerçevesinde yürütüleceği belirtiliyor. Ayrıca anlaşmanın üçüncü ülkelere karşı bir bloklaşma olmadığı ifade ediliyor. Bu açıklamaların uygulamada da karşılığını bulması gerekir. Millî karar alma irademiz her şartta korunmalıdır.
Meltem TV'de her hafta katıldığım Haftanın Sohbeti programında İran'la yapılan görüşmeleri de bu çerçevede ele aldım. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Suudi ve Pakistanlı yetkililerle birlikte Tahran'a neden gittiğini, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'la hangi meselelerin konuşulduğunu ve kamuoyuna nasıl aktarıldığını anlamaya çalıştım.
26 Ekim'deki temaslara ilişkin Reuters haberinde; bölgesel gerilimin azaltılması, Husilerin Suudi Arabistan'a saldırıları, Hürmüz'deki sorunlar ve ABD–İran müzakerelerinin yeniden başlaması gibi başlıklar yer alıyor. Tarafların görüşmeleri sürdürme konusunda anlaştığı bildiriliyor. Bu içerik, İran'ın pakta katılmasının kararlaştırıldığı şeklinde okunamaz.
İran'la konuşulması değerlidir. Komşular arasında doğrudan temas, yanlış hesapların ve karşılıklı güvensizliğin azaltılmasına yardımcı olabilir. Fakat görüşmenin yapılmış olmasıyla görüşmede belirli bir sonuca ulaşılması ayrı şeylerdir. Kamuoyunun bu ayrımı görebilmesi için açık ve tutarlı bilgilendirmeye ihtiyaç vardır.
Burada geçmişten gelen bir tartışmayı da hatırlamak gerekiyor: "Sünni NATO."
Bu ifade, Aralık 2015'te Suudi Arabistan'ın Riyad merkezli olarak kurduğunu açıkladığı ve İran'ın dışında tutulduğu İslam Askerî Koalisyonu için kullanıldı. 2017'de ise ABD Başkanı Trump'ın ilk yurt dışı ziyaretini 20–21 Mayıs'ta Riyad'a yapmasıyla yeniden gündeme geldi. Trump bu ziyarette Suudi Arabistan'la yaklaşık 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladı, elliyi aşkın Müslüman ülke liderinin katıldığı Arap-İslam-Amerikan Zirvesi'nde İran'ı bölgedeki terörün kaynağı ilan ederek tecrit edilmesini istedi ve zirvenin ardından Tel Aviv'e geçti. Dönemin yorumcuları, Washington'un ve İsrail'in teşvikiyle mezhep üzerinden tarif edilen bir İran karşıtı güvenlik yapılanmasının bölünmeleri derinleştireceğini tartışıyordu.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamız da bu ziyaretten beş gün sonra, 26 Mayıs 2017'de Elazığ'da gençlerle buluşmasında bu konuya değinmişti. Trump'ın Riyad ziyaretini değerlendirdiği konuşmasında, "Ve İsrail Sünni NATO'yu kuracak" diyerek tepkisini ortaya koymuş; ardından "Ve biz bu adamların ağzıyla İslam dünyasını kana buladık" sözleriyle eleştirisini dile getirmişti.
Hocamızın itirazını, aynı konuşmada vurguladığı kardeşlik anlayışıyla birlikte değerlendirmek gerekir. "Aslında hepimiz Müslümanız, kardeşiz" diyordu. Üstünlüğün Şii veya Sünni olmakta değil, takvada bulunduğunu anlatıyordu.
Bu yaklaşımın bugüne taşıdığı sorumluluk açıktır: Mezhep aidiyetlerinin devletler arasında düşmanlık üretmek için kullanılmasına karşı durmak.
Ancak tarihî bir uyarıyı hatırlarken bugünkü gelişmeler ışığında yeniden değerlendirmeliyiz. Türkiye'nin İran'la karşı karşıya gelmesine yol açabilecek gelişmeleri sorgulamak da bu sorumluluğun parçasıdır. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la ilişkilerini geliştirmesi, İran'la güvene dayalı komşuluk ilişkilerini korumasıyla birlikte yürütülmelidir. Bölgesel barışa katkı, taraflar arasında konuşma imkânını açık tutmayı gerektirir.
Anlaşmanın resmî ortak açıklamasında da krizlerin barışçıl çözümü ve gerilimin düşürülmesi hedefleri belirtiliyor. O hâlde uygulamayı bu hedeflerle değerlendirelim: Atılan adımlar çatışma ihtimalini azaltıyor mu? Türkiye'nin güvenliğini güçlendiriyor mu? Kendi kararlarımızı verme imkânımızı koruyor mu?
Bu soruların cevabını aramak, bugünü olduğu kadar yarını da düşünmektir.
Türkiye'nin insanı, toprağı ve millî egemenliği bütün hesapların önünde tutulmalıdır. On yıl boyunca geri dönüşü olmayan bir taahhüdün altına imza atılıyorsa, o taahhüdün her maddesi milletin önünde tartışılmalıdır. Bize düşen, gelecek kuşaklara bağımsız karar alabilen, komşularıyla barış içinde yaşayan ve vatandaşının güvenliğini koruyan bir ülke bırakmaktır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- “Sünni NATO” mu, Mekke Anlaşması mı? / 02.11.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026
- Gençliği tehdit eden yeni düzen / 10.10.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026
- Gençliği tehdit eden yeni düzen / 10.10.2026

























































