Savaş konuşulurken haritalar açılıyor. Füzelerin menzilleri, uçakların özellikleri, orduların imkânları sıralanıyor. Hangi ülkenin ne kadar güçlü olduğu tartışılıyor. Bütün bu hesapların arasında insanın sesi giderek kısılıyor. Oysa önce o sesi duymamız gerekiyor.
Bir saldırıyı "İran vuruldu" diye anlatmak kolaydır. Bu cümlenin içinde kimlerin bulunduğunu düşünmek ise daha ağır bir sorumluluk yükler. İran dediğimiz yerde çocuklar, gençler, anneler, babalar, hastalar, yaşlılar yaşıyor. Sabah işine gitmek, okulunu bitirmek, ailesini geçindirmek isteyen insanlar var. Bir ülkeye yönelik saldırıyı konuşurken o ülkenin halkını, gündelik hayatını ve geleceğini gözden kaçırmamalıyız. Devletlerin politikalarını tartışabiliriz. Yönetimlerini eleştirebiliriz. Ancak milyonlarca insanın hayatını bu tartışmaların içinde görünmez hâle getiremeyiz.
Bir insanın yaşama hakkı, hükümeti hakkındaki kanaatimize bağlı değildir. "Rejimi değiştirmek" sözü de bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Bir toplumun geleceğine ilişkin karar, o toplumun iradesiyle şekillenmelidir. Dışarıdan kullanılan askerî güç, insanların hangi şartlarda yaşayacağını belirlemenin olağan bir yöntemi hâline getirilemez. Böyle bir anlayışın kabulü, güçlü olanın kendisini herkesin üzerinde görmesine kapı açar. Bugün başka bir ülke için normalleştirilen müdahale, yarın bizim karşımıza da çıkabilir. Bu sebeple egemenliği savunurken tutarlı olmak zorundayız.
Üstelik savaşın bedeli sınırların içinde kalmıyor. Hürmüz Boğazı bunun en açık örneklerinden biridir. Uluslararası Enerji Ajansına göre 2025'te dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri bu geçitten yapılıyordu. Alternatif güzergâhların sınırlı olması, buradaki aksamanın etkisini dünya piyasalarına taşıyor. Haritada dar bir su yolu olarak görünen yer, milyonlarca insanın geçimiyle bağlantılıdır.
Petrol fiyatları konuşulduğunda bazen "Benim arabam yok, beni ilgilendirmez" deniliyor. Bazen de "Ben zaten aynı parayla benzin alıyorum" diye mesele geçiştiriliyor. Keşke hayat bu kadar basit olsaydı.
Tarlayı süren traktörün yakıtı, ürünü pazara taşıyan kamyonun gideri, fabrikanın kullandığı ham madde, ambalaj ve nakliye masrafı birbirine bağlıdır. Enerji ve taşımacılık pahalandığında bunun etkisi üretim zinciri boyunca yayılabilir. Sonunda vatandaş, savaşın adını marketteki etikette görmese bile sonucuyla karşılaşır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma kuruluşu da Hürmüz'deki aksaklıkların enerji, gübre ve ulaşım maliyetleri üzerinden gıda fiyatlarını ve hayat pahalılığını artırabileceğine dikkat çekiyor.
Bu yüzden savaşın ekonomik sonuçlarını yalnızca petrol şirketlerinin veya büyük yatırımcıların meselesi sayamayız. Dar gelirli aile için küçük görünen bir fiyat artışı bile önemlidir. Çünkü o ailenin bütçesinde vazgeçilebilecek harcama zaten azdır. Artan gider, kimi zaman çocuğun ihtiyacından, kimi zaman sofradan, kimi zaman ertelenen bir zorunluluktan karşılanır. Bombanın düştüğü yerle ekonomik yükün hissedildiği yer arasında binlerce kilometre bulunabilir. Enerjisini büyük ölçüde ithal eden Türkiye, İran'la uzun bir sınırı ve yoğun ticareti olan Irak ve Pakistan, petrolünü Hürmüz üzerinden sevk eden Körfez ülkeleri, gıda ve gübre ithalatına bağımlı Mısır ve Lübnan bu yükü farklı biçimlerde hissedebilecek ülkelerin başında gelir. Acının biçimi ve ağırlığı aynı değildir; ancak savaşın etkisi mesafe tanımaz, her yere ulaşır.
Türkiye açısından da temel ölçümüz açık olmalıdır. Halkımızın güvenliği, ülkemizin bağımsızlığı ve ekonomik geleceği önce gelir. Bölgedeki her gerilim bizi yeni yükümlülüklerle ve risklerle karşı karşıya bırakabilir; bunun hesabı önceden yapılmalıdır. Diplomatik girişimlerin değeri de çatışmayı azaltmaya ve insan hayatını korumaya yaptıkları katkıyla ölçülür. Barışı savunmak ciddi bir devlet sorumluluğudur. Sabır, öngörü ve bağımsız karar alma iradesi gerektirir. Bir hekim olarak savaşın bilançosunu yalnızca yaralı ve ölü sayılarıyla ölçemiyorum. İran'a yönelik bir saldırıyı konuşurken gözümüzün önüne yalnızca askerî tesisleri getirmeyelim. Bir öğrencinin yarım kalan eğitimini, bir annenin endişesini, bir hastanın beklediği tedaviyi ve uzak ülkelerde ağırlaşan geçim yükünü de getirelim.
Çünkü savaş kararını verenlerle onun en ağır bedelini ödeyenler çoğu zaman aynı insanlar değildir. Bizim sözümüz, hayatı ve geleceği tehlikeye giren insanların yanında olmalıdır.
Bir saldırıyı "İran vuruldu" diye anlatmak kolaydır. Bu cümlenin içinde kimlerin bulunduğunu düşünmek ise daha ağır bir sorumluluk yükler. İran dediğimiz yerde çocuklar, gençler, anneler, babalar, hastalar, yaşlılar yaşıyor. Sabah işine gitmek, okulunu bitirmek, ailesini geçindirmek isteyen insanlar var. Bir ülkeye yönelik saldırıyı konuşurken o ülkenin halkını, gündelik hayatını ve geleceğini gözden kaçırmamalıyız. Devletlerin politikalarını tartışabiliriz. Yönetimlerini eleştirebiliriz. Ancak milyonlarca insanın hayatını bu tartışmaların içinde görünmez hâle getiremeyiz.
Bir insanın yaşama hakkı, hükümeti hakkındaki kanaatimize bağlı değildir. "Rejimi değiştirmek" sözü de bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Bir toplumun geleceğine ilişkin karar, o toplumun iradesiyle şekillenmelidir. Dışarıdan kullanılan askerî güç, insanların hangi şartlarda yaşayacağını belirlemenin olağan bir yöntemi hâline getirilemez. Böyle bir anlayışın kabulü, güçlü olanın kendisini herkesin üzerinde görmesine kapı açar. Bugün başka bir ülke için normalleştirilen müdahale, yarın bizim karşımıza da çıkabilir. Bu sebeple egemenliği savunurken tutarlı olmak zorundayız.
Üstelik savaşın bedeli sınırların içinde kalmıyor. Hürmüz Boğazı bunun en açık örneklerinden biridir. Uluslararası Enerji Ajansına göre 2025'te dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri bu geçitten yapılıyordu. Alternatif güzergâhların sınırlı olması, buradaki aksamanın etkisini dünya piyasalarına taşıyor. Haritada dar bir su yolu olarak görünen yer, milyonlarca insanın geçimiyle bağlantılıdır.
Petrol fiyatları konuşulduğunda bazen "Benim arabam yok, beni ilgilendirmez" deniliyor. Bazen de "Ben zaten aynı parayla benzin alıyorum" diye mesele geçiştiriliyor. Keşke hayat bu kadar basit olsaydı.
Tarlayı süren traktörün yakıtı, ürünü pazara taşıyan kamyonun gideri, fabrikanın kullandığı ham madde, ambalaj ve nakliye masrafı birbirine bağlıdır. Enerji ve taşımacılık pahalandığında bunun etkisi üretim zinciri boyunca yayılabilir. Sonunda vatandaş, savaşın adını marketteki etikette görmese bile sonucuyla karşılaşır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma kuruluşu da Hürmüz'deki aksaklıkların enerji, gübre ve ulaşım maliyetleri üzerinden gıda fiyatlarını ve hayat pahalılığını artırabileceğine dikkat çekiyor.
Bu yüzden savaşın ekonomik sonuçlarını yalnızca petrol şirketlerinin veya büyük yatırımcıların meselesi sayamayız. Dar gelirli aile için küçük görünen bir fiyat artışı bile önemlidir. Çünkü o ailenin bütçesinde vazgeçilebilecek harcama zaten azdır. Artan gider, kimi zaman çocuğun ihtiyacından, kimi zaman sofradan, kimi zaman ertelenen bir zorunluluktan karşılanır. Bombanın düştüğü yerle ekonomik yükün hissedildiği yer arasında binlerce kilometre bulunabilir. Enerjisini büyük ölçüde ithal eden Türkiye, İran'la uzun bir sınırı ve yoğun ticareti olan Irak ve Pakistan, petrolünü Hürmüz üzerinden sevk eden Körfez ülkeleri, gıda ve gübre ithalatına bağımlı Mısır ve Lübnan bu yükü farklı biçimlerde hissedebilecek ülkelerin başında gelir. Acının biçimi ve ağırlığı aynı değildir; ancak savaşın etkisi mesafe tanımaz, her yere ulaşır.
Türkiye açısından da temel ölçümüz açık olmalıdır. Halkımızın güvenliği, ülkemizin bağımsızlığı ve ekonomik geleceği önce gelir. Bölgedeki her gerilim bizi yeni yükümlülüklerle ve risklerle karşı karşıya bırakabilir; bunun hesabı önceden yapılmalıdır. Diplomatik girişimlerin değeri de çatışmayı azaltmaya ve insan hayatını korumaya yaptıkları katkıyla ölçülür. Barışı savunmak ciddi bir devlet sorumluluğudur. Sabır, öngörü ve bağımsız karar alma iradesi gerektirir. Bir hekim olarak savaşın bilançosunu yalnızca yaralı ve ölü sayılarıyla ölçemiyorum. İran'a yönelik bir saldırıyı konuşurken gözümüzün önüne yalnızca askerî tesisleri getirmeyelim. Bir öğrencinin yarım kalan eğitimini, bir annenin endişesini, bir hastanın beklediği tedaviyi ve uzak ülkelerde ağırlaşan geçim yükünü de getirelim.
Çünkü savaş kararını verenlerle onun en ağır bedelini ödeyenler çoğu zaman aynı insanlar değildir. Bizim sözümüz, hayatı ve geleceği tehlikeye giren insanların yanında olmalıdır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- İran’a düşen bombanın faturası Ankara’ya da kesiliyor / 06.11.2026
- Cumhuriyeti kutlamak, Cumhuriyeti yaşatmak / 05.11.2026
- Gümülcine’den İskeçe’ye: Batı Trakya’da Türkçe, ezan ve kimlik / 03.11.2026
- “Sünni NATO” mu, Mekke Anlaşması mı? / 02.11.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Cumhuriyeti kutlamak, Cumhuriyeti yaşatmak / 05.11.2026
- Gümülcine’den İskeçe’ye: Batı Trakya’da Türkçe, ezan ve kimlik / 03.11.2026
- “Sünni NATO” mu, Mekke Anlaşması mı? / 02.11.2026
- Selanik’ten Kavala’ya: Taşlar konuşuyor, tarih bizi çağırıyor / 31.10.2026
- Selanik’te Atatürk’ün evinde: Bir milletin hafızasına yolculuk / 30.10.2026
- Fransa sokakları bize ne söylüyor? / 29.10.2026
- Milletin parasının hesabı verilmelidir / 27.10.2026
- Bombaları değil, insan hayatını konuşalım / 20.10.2026
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026




























































