Çalar saatin sesi ile uyandım…
Bugün Bayram. Yalnız başıma karşıladığım bayramlardan ilki… Dün bir türlü gidemediğim ziyaretleri yapacağım. Nasıl olsa bugün bana kimse gelmez. Gelseler de öğleni bulur. Dün itina ile ütülediğim temiz son gömleğimi ve karımın çok sevdiği mavi takımı giydim… Kol ağızları biraz yıpranmış olsa da, pardösümün içinde görünmeyeceğini bildiğim için rahatım. Zaten onun gittiği yerden beni görüp göremeyeceğini de pek bilmiyorum. Ayakkabılarım da oldukça eskimiş… Yenisi çok para. Biraz boya ve cila ile ilk günkü gibi olacağını umuyorum. Gurur yaptığım için kimseden yardım istemiyorum.
Sabah kahvaltısı için hazırladığım sandviçi yerken telefonum çaldı. Arayan, köşedeki evde oturan Nadire teyzeydi. Dünkü teklifimin geçerli olup olmadığını soruyordu. Onu yarım saate kadar alıp mezarlığa gideceğimizi söyledim. Bana benzin parasına ortak olmak istediğini belirtti. Böyle bir şey istemediğimi anlatmaya çalıştım.
O bir şehit annesi idi ve bildim bileli bayramın ilk sabahı oğlu ile sohbet etmek üzere mezarlığa giderdi. Onun acısı benimkinden büyüktü. O teröristler ile girdiği çatışmada, birliğinin başında şehit düşmüştü. Bizimkisi hastanede… Markette komşusu ile sohbet ederken kulak misafiri olmuş, benim gideceğim mezarlığa yakın olduğu için onu da götürmeyi teklif etmiştim. Çok sevinmişti. Alış verişte her şeyin fiyatlarına bakması, alış verişini yaparken temkinli davranması içimi acıtmıştı.
Metanetli bir kadındı. Oğlunu kaybetmiş olmasına rağmen taziye çadırında dimdik durmayı başarmış, kızarmış gözlerini kalın çerçeveli gözlükler ile saklamak yerine bazı insanların yüzüne mağrur bir ifade ile bakarak söylediği sözler ile karşısındaki görevlilere soğuk terler döktürmüştü.
Umarım arabam bir aksilik çıkarmaz da onu oğlunun yattığı kabristana zamanında ulaştırabilirdim.
Ne yazık ki hastane ve sonrasında gelişen olaylar yüzünden aracımın bakımlarını ihmal etmiştim. Buna rağmen insanlardan daha vefalı çıkmış, metanetle hizmetini sürdürmüştü. Neyse ki suyuna, yağına ve lastik havalarına bakma fırsatını bulmuştum. Şimdilik anahtarı çevirdiğimde yürüyordu.
Bu ev ne kadar güzel bir evdi? Bahçesi çocuk sesleri ile inler, kuşlar tüneğe bıraktığımız yemleri cıvıldaşarak yerler, çam ağacının iğne yaprakları üzerimize düşerdi. Komşularımız arkadaki çardakta, asmanın altında oturur sohbet ederler, kimi yaptığı kurabiyeden, kimisi kekten getirerek çay içerlerdi. Güllerimin kokusu, yemiş ağacının meyveleri herkese yeterdi. Kışın kar yağdığında beyaza bürünen çiçek tarhları ve sokak derin bir sessizliğe bürünür, tek tük geçen insanların ayak seslerinin yerini karda bıraktıkları izler alırdı.
Kış geceleri doyumsuz manzaralar sergilerdi. Sokağa gün batımından sonra daha parlak bir görüntü hâkim olur, sokak lambalarında kar tanelerinin dans etmesi manzarayı tamamlardı. Sokakta oturanlar hep birbirini tanıyan insanlardı. Fakir ama bunu asla dillendirmeyen insanlar… İki katlı evleri hep badanalı, önleri süpürülmüş, kaldırımları bakımlı idi. Acı haber ulaştığında bütün sokak adeta birbirine kenetlenmiş, Nadire teyzeye sahip çıkmıştı. Helallik almaya gelindiğinde bütün sokak genç teğmen için hıçkırıklara boğulmuştu.
Bahçedeki çiçeklerden iki buket yaptım.
Çiçek demetlerini arabaya koydum. Marşa bastım, araba olduğu yerde bir iki kere sarsılıp çalıştı. Nadire teyzeyi evinden aldım. Her zamanki gibi siyah bir elbise giymiş, başına ipek bir başörtüsü takmıştı. Kullandığı deri çanta ve ayakkabıları yıpranmıştı. Gözlerinin altındaki morluklar son gördüğümden bu yana daha da koyulaşmış, mavi gözleri kızarmıştı. Arabaya binerken bana gururlu bir ifade ile para uzattı. Onu kırmak istemiyordum. "Senin daha çok ihtiyacın vardır. Önümüz kış, odun-kömür alacaksın borcun olsun…" dedim. Başını hayır anlamında salladı. "Dün" dedi… "Dün artık kullanılmayacak olan alyansları bozdurdum. Bir tek oğlumun yüzüğünü saklıyorum. Zaten bir kısım borçlarım vardı… Onları da ödedim. "
Borç… Evet, bir süre önce bizde elektriğimiz kesilmesin diye ayni yola başvurmuştuk. Hastane masrafları ve banka taksiti nedeni ile sıkışmıştık. Eşim, "Yine alırız, üzülme…" demişti. Ancak sonra mümkün olmamıştı…
Nadire teyze "Pekâlâ borcum olsun…" diyerek ısrarından vaz geçti.
Mezarlığın kapısında bıraktığımda yaşlı gözleri ile teşekkür ederek indi. Ona çiçek demetlerinden birini verdim. Bir an minnetle kolumu sıktı. Sanki okula, öğrencilerine yetişiyormuş gibi hızlı adımlarla arkasına bakmadan yürüdü. Mezar taşlarının arasında kayboldu…
Ben kendi göz pınarlarımda birikenleri boşaltırken onun görmemiş olmasını diliyordum.
Bayram mı? Diye düşündüm. Bayram ha! Acılara gark olan bu fakir insanların nasıl bir bayramı olabilirdi ki?
Parasızlığa dayanabilirdik.
Açlığa ve soğuğa da dayanabilirdik.
Ama kaybettiklerimize dayanamıyorduk…
Hele Nadire teyzenin acısı hep taze kalacak, nerede üniformalı bir asker görse yaraları kanayacak, oğlunun anıları canlanacaktı. O belki acısının sıcaklığı ile hiç üşümeyecekti.
Biz ise, bir dahaki bayrama kadar acılarımız küllenene kadar üzülmeye devam edecektik…
Dua ile rahmet ile teselli bulmaya çalışarak…
- İlber “hoca” / 15.03.2026
- Bazen… / 14.03.2026
- Donald amca ne yapıyor? / 13.03.2026
- Aramızdan ayrılanlar… / 10.03.2026
- Savaşın kaderi… / 06.03.2026
- Irkçılık ve milliyetçilik / 02.03.2026
- Cevapsız sorular… / 25.02.2026
- BTP’nin Viyana seferi… / 11.02.2026
- Donald amca… / 10.02.2026


























































