Eğitim öğretim yılının sona ermesi ve çocukların ellerinde karneleriyle evlerine dönmesi, normal şartlarda bir ülkenin en büyük neşe ve umut kaynağı olmalıdır.
Ancak Türkiye'de masanın diğer tarafına, yani eğitimi inşa eden ve sırtlayan öğretmenlere baktığımızda tablonun hiç de iç açıcı olmadığını görüyoruz.
Özel öğretim kurumlarında görev yapan öğretmenlerin yaşadığı dram, modern kölelik düzeninin eğitim sektöründeki en net yansımasıdır.
Eğitimdeki nitelik kaybının ve derinleşen adaletsizliğin bir diğer ayağını ise mülakat sistemi oluşturuyor. KPSS'den yüksek puanlar almasına rağmen mülakat komisyonlarının öznel ve şeffaf olmayan kararlarıyla elenen 1.611 mülakat mağduru öğretmen, liyakat ilkesinin nasıl ayaklar altına alındığının canlı birer kanıtıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı ve iktidar yetkilileri, eğitimdeki bu devasa yapısal çöküşü, liyakat eksikliğini ve ekonomik sefaleti görmezden gelerek her fırsatta açtıkları imam hatip okullarının sayısıyla övünmekte ve "dindar nesil yetiştirme" hedefini bir siyasi argüman olarak öne sürmektedir.
Ancak Türkiye'de masanın diğer tarafına, yani eğitimi inşa eden ve sırtlayan öğretmenlere baktığımızda tablonun hiç de iç açıcı olmadığını görüyoruz.
Gelecek nesilleri yetiştiren eğitimciler haklarını alamadıkları, iktidar tarafından muhatap kabul edilmedikleri için seslerini duyurabilmek adına açlık grevleri yapıyor, sokaklarda kolluk kuvvetlerinin müdahalesine maruz kalıyor ve gözaltına alınıyor.
Kamuda çalışan öğretmenler dahi yoksulluk sınırının altındaki ücretlerle hayatta kalma mücadelesi verirken, asıl büyük kriz özel sektörde ve mülakat sisteminin getirdiği adaletsizliklerde yaşanıyor.
Bir yanda gözleri ışıl ışıl okula başlayan ama liseden feri sönmüş olarak mezun olan gençler, diğer yanda gelir yetersizliği sebebiyle "zaten aç oldukları için" açlık grevi yapmak zorunda kalan öğretmenler duruyor.
Eğitim sistemi, içine giren değerli insan hammaddesini işleyemeyen ve sonunda parlak beyinleri ülkeden kaçıran bir fabrikaya dönüşmüş durumda.
Sınıfın görünmeyen köleleri: Taban maaş ve sözleşme kıskacı
Özel öğretim kurumlarında görev yapan öğretmenlerin yaşadığı dram, modern kölelik düzeninin eğitim sektöründeki en net yansımasıdır.
Kamuda görev yapan meslektaşlarına nazaran hiçbir güvencesi bulunmayan bu öğretmenler, kendilerini "merdiven altı eğitim işçileri" olarak tanımlıyor.
Sektördeki en büyük yapısal sorunların başında, yaygın bir sömürü aracı haline gelen 10 aylık belirli süreli sözleşmeler geliyor.
Okullar yaz tatiline girdiğinde kağıt üstünde işsiz kalan, sigorta primleri kesilen ve iki ay boyunca tamamen gelirsiz bırakılan bu insanlar, her yıl aynı güvencesizlikle karşı karşıya kalıyor.
Öğretmenler bu döngünün kırılarak haklarının yasal güvenceye kavuşturulmasını ve belirsiz süreli sözleşme modeline geçilmesini talep ediyor.
Sözleşme adaletsizliğinin yanında, kamudaki meslektaşları ile aralarında açılan devasa maaş uçurumu da keyfiliği besliyor.
Özel okullar ticari birer işletme mantığıyla hareket ettiğinden, atanamayan binlerce adayın çaresizliğini fırsata çevirerek ücretleri minimum seviyede tutuyor.
Öğretmenlerin acil taleplerinden biri de tam olarak bu noktada şekilleniyor: Taban maaş hakkının yeniden düzenlenmesi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in eylemler karşısında sarf ettiği "Keşke açlık grevi yapmadan önce şikayetlerini bakanlığa söyleseydiler, bize ulaşan bir şikayet yok" şeklindeki açıklaması ise sahadaki gerçeklikle tamamen tezat oluşturuyor.
Yıllardır adliyelere, karakollara ve bakanlık birimlerine iletilen binlerce dilekçenin "kanıt bulunamadı" denilerek geri çevrilmesi, denetim mekanizmalarının sadece kağıt üstündeki rakamları incelemekle yetindiğini gösteriyor.
Oysa gerçek bir çözüm iradesi, resmi evrakların arkasına gizlenen gayriresmî sömürüyü sivil denetimlerle, bizzat öğretmenlerin sesine kulak vererek ortaya çıkarmayı gerektirir.
Mülakat duvarı ve beyin göçü: Işıltısı sönen gençlik
Eğitimdeki nitelik kaybının ve derinleşen adaletsizliğin bir diğer ayağını ise mülakat sistemi oluşturuyor. KPSS'den yüksek puanlar almasına rağmen mülakat komisyonlarının öznel ve şeffaf olmayan kararlarıyla elenen 1.611 mülakat mağduru öğretmen, liyakat ilkesinin nasıl ayaklar altına alındığının canlı birer kanıtıdır.
Hak edenin hak ettiği yere gelemediği, torpil ve referans ilişkilerinin emeğin önüne geçtiği bir sistemde ne eğitimde kaliteden söz edilebilir ne de toplumsal adalet duygusu inşa edilebilir.
Liyakat esas alınmadığı zaman sorunlar çözülmediği gibi, kronikleşerek tüm toplumu zehirlemeye başlar.
Bu adaletsizlik zinciri, sadece öğretmenleri değil sistemin asıl öznesi olan öğrencileri de doğrudan etkiliyor. İlkokula başlarken gözleri ışıl ışıl olan, zehir gibi sorular soran ve müthiş bir zekaya sahip olan Türk çocukları, 12 yıllık zorunlu eğitim maratonunun sonunda, lise bittiğinde gözlerinin feri sönmüş, umutsuz, içine kapanmış ve durağanlaşmış bireylere dönüşüyor.
Eğer 6 yaşındaki o parlak hammadde, 18 yaşında bir altın değil de tenekeye dönüşerek sistemden çıkıyorsa, burada üretim tesisinin, yani eğitim fabrikasının kendisinde çok büyük bir arıza var demektir.
Ülkede adalet, hukuk, liyakat ve ekonomik gelecek bulamayan yetişmiş, nitelikli genç nesil ise çareyi dışarıya göç etmekte buluyor.
TÜİK verilerine göre ülkemize yabancı göçü artarken, Türkiye kendi yetiştirdiği kaliteli, eğitimli iş gücünü beyin göçüyle kaybediyor.
Gençler sadece ekonomik kaygılarla değil, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri demokratik ve hukuki bir ortam arayışıyla ülkeyi terk ediyor.
"Dindar nesil" söylemi ve gerçekler: Rol model eksikliği ve manevi aşınma
Milli Eğitim Bakanlığı ve iktidar yetkilileri, eğitimdeki bu devasa yapısal çöküşü, liyakat eksikliğini ve ekonomik sefaleti görmezden gelerek her fırsatta açtıkları imam hatip okullarının sayısıyla övünmekte ve "dindar nesil yetiştirme" hedefini bir siyasi argüman olarak öne sürmektedir.
Ancak sahadaki sosyolojik araştırmalar ve anket çalışmaları, bu iddiaların tam tersi bir gerçeği fısıldıyor. Din, siyasi bir malzeme ve sömürü aracına dönüştürüldükçe, genç nesiller arasında inanç zafiyeti baş gösteriyor; hatta bizzat bu okullarda deizm (peygambersiz din anlayışı) gibi eğilimler hızla artıyor.
Gençler, "Eğer inanç ve din buysa, ben burada yokum" diyerek maneviyattan daha da uzaklaşıyor.
Çünkü Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Sözcüsü Avukat Lütfullah Önder'in de ifade ettiği gibi, din sadece teorik bir bilgi ya da dayatılan müfredat değil, bir duygudur. Eğitimin asıl amacı insanda adalet duygusunu uyandırmak, merhameti geliştirmek ve empati yeteneği kazandırmaktır. Bir çocuğun bu değerleri benimseyebilmesi için onlara sadece kitaplardan okunması yetmez; çocuğun bizzat bu değerlere maruz kalması, hayatın içinde tecrübe etmesi gerekir. Gençler, çevrelerinde hak edenin hak ettiği makama geldiğini görmelidir. Farklı düşünen bir insanın hakarete uğramadan, dışlanmadan hoşgörüyle karşılandığını müşahede etmelidir ki empati yeteneği gelişebilsin. Devletin, hak arayan öğretmenine merhametle ve adaletle yaklaştığını görmelidir ki merhamet duygusu kök salsın.
Tarihten bir örnek vermek gerekirse; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Çanakkale'de askerlerine "Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" dediğinde bu emir karşılık bulmuştu; çünkü bu emri veren lider, cephenin en ön sahasında, kalbine şarapnel parçasının isabet edeceği kadar ölümle burun buruna savaşarak bizzat rol model oluyordu.
Bugünün eğitim sisteminde ise öğretmenini duymayan, görmezden gelen, hak arayışını bürokratik bahanelerle geçiştiren bir yönetim anlayışı varken, öğrencilerden erdemli ve topluma faydalı bireyler olmalarını beklemek beyhudedir.
Gerçek rol modellerin açlığa ve güvencesizliğe mahkûm edildiği, değerlerin ise siyasi çıkarlara feda edildiği bir düzende ne yazık ki gelecek nesillerimizi ve ülkenin yarınlarını kaybetmeye devam ediyoruz.
Murat Çabas / diğer yazıları
- Geleceğin ışığını söndüren eğitim krizi / 29.06.2026
- Kerbela’nın aynasında Hüseyni Duruş / 28.06.2026
- NATO’da Türkiye için kayıp denge ve stratejik yalnızlık / 27.06.2026
- Bir günün yükü 17 yıl etmemeli / 26.06.2026
- Zulme karşı ölümsüz kıyam / 25.06.2026
- Yeni anayasa, meşruiyet arayışı ve muhalefetin dizaynı / 24.06.2026
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Kerbela’nın aynasında Hüseyni Duruş / 28.06.2026
- NATO’da Türkiye için kayıp denge ve stratejik yalnızlık / 27.06.2026
- Bir günün yükü 17 yıl etmemeli / 26.06.2026
- Zulme karşı ölümsüz kıyam / 25.06.2026
- Yeni anayasa, meşruiyet arayışı ve muhalefetin dizaynı / 24.06.2026
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
























































