İlk bakışta binlerce kilometre uzakta yaşanan bir savaşın bizim tarlamızla, pazarımızla, mutfağımızla ne ilgisi olabilir diye düşünebilirsiniz. Oysa çok ilgisi var. Bugün dünyada enerji yolları ile ülkelerin ekonomileri birbirinden ayrı düşünülemez. Hürmüz Boğazı'nda yaşanan her gerilim petrol piyasalarını etkiliyor. Yemen'deki çatışmaların Babülmendep'e doğru genişlemesi ise Kızıldeniz üzerinden yürüyen ticareti ve enerji taşımacılığını tehdit ediyor. Yani ateşin çapı büyüdükçe faturası da büyüyor. Ve o fatura yalnızca savaşan ülkelere çıkmıyor. Türkiye de ödüyor. Hürmüz'de veya Babülmendep'te güvenlik riski arttığında enerji arzı ve taşımacılığı bundan etkileniyor. Petrol fiyatlarındaki yükseliş de Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerde akaryakıt fiyatlarına yansıyor. Sonrası zincirleme geliyor.
Mazot ne demek? Tarım demek. Meseleyi yalnızca otomobilimizin deposundan ibaret görürsek büyük resmi kaçırırız. "Benim arabam yok, mazotun fiyatından bana ne?" diyemezsiniz. Çünkü çiftçi tarlasını traktörle sürüyor. Sulamada enerji kullanıyor. Biçerdöver mazotla çalışıyor. Ürün tarladan depoya, halden pazara, pazardan markete araçlarla taşınıyor. Domates de mazotla geliyor, buğday da. Meyve de mazotla taşınıyor, sebze de. Dolayısıyla mazota gelen her zam yalnızca akaryakıt istasyonundaki tabelanın değişmesi değildir. Üretim maliyetinin artmasıdır. Üretim maliyeti artınca çiftçinin yükü artar. Nakliye pahalanınca ürünün maliyeti artar. Sonunda bütün bunlar markette ve pazarda vatandaşın karşısına çıkar. Hürmüz'de başlayan kriz böylece Anadolu'daki tarlaya, oradan da vatandaşın sofrasına kadar ulaşır.
Maliyetler artıyor ama vatandaşın geliri aynı ölçüde artmıyor. Bir taraftan akaryakıt, üretim ve nakliye maliyetleri yükselirken diğer taraftan kira, gıda ve temel ihtiyaçların fiyatları vatandaşın bütçesini zorluyor. Mesele yalnızca enflasyon rakamı değildir. Mesele alım gücüdür. Asıl mesele, insanların ellerindeki gelirle ne kadar mal ve hizmet alabildiğidir. Peki bütün bunların savaşla ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Enerjiye hâkim olmak, enerji yollarını kontrol etmek, başka milletlerin kaynaklarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen anlayış dünyayı sürekli yeni çatışmalara sürüklüyor. İşte burada bizim tavrımız açık olmalıdır: Biz savaşın tarafı değil, barışın tarafı olmalıyız.
Bölge ülkelerinin toprakları, hava sahaları, limanları ve diğer imkânları savaşın genişlemesine hizmet eden bir lojistik zemine dönüşmemelidir. Türkiye başta olmak üzere bölge devletleri, ABD ve İsrail'in bölgedeki askerî operasyonlarını genişletecek lojistik desteğin parçası olmamalıdır. Savaşın kaybedeni milletlerdir, devletlerdir. Bombanın düştüğü yerde insan ölür; düşmediği yerde ise savaşın ekonomik faturası insanları vurur. Bir yerde evler yıkılırken başka bir yerde petrol yükselir, mazot pahalanır, üretim maliyeti artar ve vatandaşın sofrasındaki ekmek küçülür.
O halde yapılması gereken savaşın taraflarını çoğaltmak değil, savaşın imkânlarını azaltmaktır. Fakat daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Bu savaşlar neden bitmiyor? Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli tam da burada önümüze farklı bir bakış açısı koyuyor. Hocamız mevcut iktisadi anlayışın "kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsızdır" kabulüne karşı çıktı. Bunun tersine, insan ihtiyaçlarının sınırlı, kaynakların ise sınırsız olduğunu ortaya koydu. Asıl sınırsız olan insanın ihtiyacı değil, ihtirasıdır. Bu tespit yalnızca bir ekonomi teorisi değildir. Bugün dünyadaki savaşları anlamamız açısından da son derece önemlidir.
Petrol var diye petrol için savaşmak zorunda değiliz. Doğalgaz var diye doğalgaz için savaşmak zorunda değiliz. Bir enerji koridoru var diye onu ele geçirmek için milletleri birbirine kırdırmak zorunda değiliz. Çünkü Allah'ın insanlığa sunduğu kaynaklar petrol ve doğalgazdan ibaret değildir. Güneşten rüzgâra, sudan jeotermale, biyokütleden dalga ve akıntı enerjisine kadar insanlığın önünde çok geniş imkânlar bulunmaktadır.
Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli'nde ekonomik bağımsızlığın temel ölçülerinden birinin, ülkenin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri kendi imkânlarıyla üretebilme gücü olduğunu ortaya koymaktadır. İşte savaşları önlemenin ekonomik zemini de burada aranmalıdır. Kaynakları paylaşılması gereken bir nimet değil, ele geçirilmesi gereken bir ganimet olarak gören anlayış devam ettiği müddetçe enerji savaşları da bitmeyecektir. Milli Ekonomi Modeli'nin ortaya koyduğu anlayışta milletler kendi kaynaklarını harekete geçirir, üretimini artırır ve ekonomik bağımsızlığını güçlendirir. Kaynaklar başka milletlerin elinden alınması gereken bir savaş gerekçesi değil, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak bir refah aracı haline gelir.
O halde mesele yalnızca Hürmüz'deki savaşı durdurmak değildir. Savaşı doğuran ekonomik zihniyeti de değiştirmek zorundayız. Bizim duruşumuz bellidir: Savaşın genişlemesine hizmet edecek lojistik desteğe hayır. Milletleri birbirine kırdıran politikalara hayır. Kaynakları ele geçirmek uğruna yürütülen savaşlara hayır. Çözüm; bağımsız devletler, kendi kaynaklarına sahip çıkan milletler ve kaynakların insan ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığı bir ekonomik anlayıştır. Çünkü savaşın ateşi Hürmüz'de yanabilir. Ama mazotu Anadolu'da pahalandırır, çiftçiyi tarlada vurur, vatandaşı pazarda yakalar.
Onun için bizim tercihimiz savaş ekonomisi değil üretim ekonomisi; kaynak kavgası değil, Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli'nde ortaya koyduğu, kaynakları milletlerin refahına sunan anlayış olmalıdır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Hürmüz’deki savaş Anadolu’daki tarlaya nasıl ulaşıyor? / 22.09.2026
- Hürmüz’den Babülmendep’e: Bölgeyi mezhep savaşına kim sürüklüyor? / 21.09.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026
- Hürmüz’den Babülmendep’e: Bölgeyi mezhep savaşına kim sürüklüyor? / 21.09.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026

























































