Kapitalist sistemde kadın ve hakları -2-
Kadınların çalışması her şeyden önce aile bağlanın koparır; çünkü kadın günde 12–13 saatini fabrikada geçirirken ve erkek de aynı ya da başka bir yerde çalışırken, dışarıdaki çocukların hali ne olur?
08.08.2026 00:25:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





(Dünden devam ediyoruz) … Kadınların çalışması her şeyden önce aile bağlanın koparır; çünkü kadın günde 12–13 saatini fabrikada geçirirken ve erkek de aynı ya da başka bir yerde çalışırken, dışarıdaki çocukların hali ne olur?
Annelerin çalışmasıyla genel küçük çocuk ölümlerinin arttığı besbellidir ve olgularla, bütün kuşkuların ötesinde, kanıtlanmıştır.
Kadınlar doğumdan üç–dört gün sonra gene fabrikaya dönmekte ve çocuklarını elbette evde bırakmakta; yemek saatlerinde çocuk emzirmek ve o arada kendileri de bir şeyler atıştırmak için evlere koşmak zorunda kalmaktadırlar – çocukların nasıl emzirilmek gerektiği bellidir.
1857 yılında ABD'de New York 'ta, 40.000 kadın dokuma işçisi, çalışma koşulları ve düşük ücretten dolayı 8 Mart günü greve başlayarak baş kaldırmıştır. 16 Aralık 1977 tarihinde BM tarafından 8 Mart günü Dünya Kadınlar günü kabul edilmiştir.

Yani kadınların özgürleştirilmeleri adı altında, üretimde adeta birer köle olarak kullanılmalarına karşı kadınların verdikleri mücadeleyi başlattıkları 8 Mart günü, dünyada artık kadınlar günüdür.
Kapitalist dünyada kadın hakları denilince hakları elinden alınarak köle gibi çalıştırılan kadınların verdikleri özgürlük mücadelesi akla gelir.
Kapitalist dünyada iş ortamında ezilen kadın, maalesef aile ortamında da ezilmiştir.
Giriş bölümünde de ifade ettiğimiz gibi kadının ruhunun olup olmadığının tartışıldığı bir toplumda, kadın aynı zamanda inanç olarak günahın sembolü olarak görülmektedir.
Havva'nın ilk günahın işlenmesinde elmayı Hz. Adem'e vererek şeytana yardım ettiğine inanılan bir düşüncede kötülüğe giden yolun başına kadın yerleştirilmiştir. Bu yüzden evlenmeyerek kadından uzak durmak, ulvilik olarak algılanmaktadır.

Böyle bir düşünce sisteminde kadının aile ortamında erkek tarafından ezilmesi son derece normaldir.
Müslüman –Türk'ün inanç ve kültüründe ise, cennete giden yol annenin ayakları altındadır. Elbette ki böyle bir bakış açısında kadın, aile ortamında bırakın esir olmayı, oranın tek yetki ve söz sahibi olacaktır.
Feminizm, işte bu aile ortamındaki köle düzenine karşı bir başkaldırıdır. Olympe de Gouges (1748–1793) feminist hareketin önemli isimlerindendir. "Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır'' sözü ile tanınan De Gouges, belki de bu sözünden dolayı giyotinle idam edilmiştir.
Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan özgürlükler hareketinde, kadına özgürlüklerinin verilmesi konusu da gündem edilmiştir. Feminizmin ortaya çıkışı Fransız devrimiyle olmuştur; ancak bu akımın mazisi Antik Çağ'a kadar uzanır.
Kadının erkekle eşit haklara sahip olması gerektiğini vazeden feminist anlayış, kadının ev hayatından kamusal çalışma hayatına geçmesiyle kadınlıktan kurtulup, insanlık mertebesine erişeceğini savunur.

Feminizm, bir anlamda kadının erkeğe karşı verdiği özgürlük mücadelesi olarak değerlendirilmiştir. Feminizmin önde gelen yazarlarından Fransız Simone de Beauvoir, evliliği toplumun kadınlara sunduğu geleneksel bir akıbet olarak görmekte; kadınların hayat boyunca yalnızca toza ve kire karşı savaş verdiklerini, kalıcı hiçbir şey yapmadıklarını iddia etmektedir.
Kapitalist dünyada aile ortamında ezilen kadın, iş ortamında köleleştirilmiştir. Kadının özgürleşme süreci, yani evden çıkıp üretime katılma süreci, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktan başka bir şey değildir.
Bütün taşların yerine oturması için öncelikle bakış açımızı değiştirmemiz gerekmektedir. İnsana, ekonomiye, aileye bakışımızı değiştirmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda "neyin özgürlük" olduğunu yeniden tarif etmemiz gerekmektedir; çalışmak mı özgürlüktür, yoksa bir başka şey mi?
Bütün bunların cevabını Sosyal Devlet/Milli Devlet'in kadına bakışı vermekte, kadını toplumun ayaklar altında ezilen konumundan alıp başa taç yapmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Annelerin çalışmasıyla genel küçük çocuk ölümlerinin arttığı besbellidir ve olgularla, bütün kuşkuların ötesinde, kanıtlanmıştır.
Kadınlar doğumdan üç–dört gün sonra gene fabrikaya dönmekte ve çocuklarını elbette evde bırakmakta; yemek saatlerinde çocuk emzirmek ve o arada kendileri de bir şeyler atıştırmak için evlere koşmak zorunda kalmaktadırlar – çocukların nasıl emzirilmek gerektiği bellidir.
1857 yılında ABD'de New York 'ta, 40.000 kadın dokuma işçisi, çalışma koşulları ve düşük ücretten dolayı 8 Mart günü greve başlayarak baş kaldırmıştır. 16 Aralık 1977 tarihinde BM tarafından 8 Mart günü Dünya Kadınlar günü kabul edilmiştir.

Yani kadınların özgürleştirilmeleri adı altında, üretimde adeta birer köle olarak kullanılmalarına karşı kadınların verdikleri mücadeleyi başlattıkları 8 Mart günü, dünyada artık kadınlar günüdür.
Kapitalist dünyada kadın hakları denilince hakları elinden alınarak köle gibi çalıştırılan kadınların verdikleri özgürlük mücadelesi akla gelir.
Kapitalist dünyada iş ortamında ezilen kadın, maalesef aile ortamında da ezilmiştir.
Giriş bölümünde de ifade ettiğimiz gibi kadının ruhunun olup olmadığının tartışıldığı bir toplumda, kadın aynı zamanda inanç olarak günahın sembolü olarak görülmektedir.
Havva'nın ilk günahın işlenmesinde elmayı Hz. Adem'e vererek şeytana yardım ettiğine inanılan bir düşüncede kötülüğe giden yolun başına kadın yerleştirilmiştir. Bu yüzden evlenmeyerek kadından uzak durmak, ulvilik olarak algılanmaktadır.

Böyle bir düşünce sisteminde kadının aile ortamında erkek tarafından ezilmesi son derece normaldir.
Müslüman –Türk'ün inanç ve kültüründe ise, cennete giden yol annenin ayakları altındadır. Elbette ki böyle bir bakış açısında kadın, aile ortamında bırakın esir olmayı, oranın tek yetki ve söz sahibi olacaktır.
Feminizm, işte bu aile ortamındaki köle düzenine karşı bir başkaldırıdır. Olympe de Gouges (1748–1793) feminist hareketin önemli isimlerindendir. "Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır'' sözü ile tanınan De Gouges, belki de bu sözünden dolayı giyotinle idam edilmiştir.
Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan özgürlükler hareketinde, kadına özgürlüklerinin verilmesi konusu da gündem edilmiştir. Feminizmin ortaya çıkışı Fransız devrimiyle olmuştur; ancak bu akımın mazisi Antik Çağ'a kadar uzanır.
Kadının erkekle eşit haklara sahip olması gerektiğini vazeden feminist anlayış, kadının ev hayatından kamusal çalışma hayatına geçmesiyle kadınlıktan kurtulup, insanlık mertebesine erişeceğini savunur.

Feminizm, bir anlamda kadının erkeğe karşı verdiği özgürlük mücadelesi olarak değerlendirilmiştir. Feminizmin önde gelen yazarlarından Fransız Simone de Beauvoir, evliliği toplumun kadınlara sunduğu geleneksel bir akıbet olarak görmekte; kadınların hayat boyunca yalnızca toza ve kire karşı savaş verdiklerini, kalıcı hiçbir şey yapmadıklarını iddia etmektedir.
Kapitalist dünyada aile ortamında ezilen kadın, iş ortamında köleleştirilmiştir. Kadının özgürleşme süreci, yani evden çıkıp üretime katılma süreci, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktan başka bir şey değildir.
Bütün taşların yerine oturması için öncelikle bakış açımızı değiştirmemiz gerekmektedir. İnsana, ekonomiye, aileye bakışımızı değiştirmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda "neyin özgürlük" olduğunu yeniden tarif etmemiz gerekmektedir; çalışmak mı özgürlüktür, yoksa bir başka şey mi?
Bütün bunların cevabını Sosyal Devlet/Milli Devlet'in kadına bakışı vermekte, kadını toplumun ayaklar altında ezilen konumundan alıp başa taç yapmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)





















































