Ortadoğu, ABD-İsrail hattı ile İran arasındaki çatışmaların gölgesinde tarihinin en kritik kırılma noktalarından birini yaşıyor.
Sıcak savaşın Körfez'e yayılması, Trump'ın savaş inadı sebebiyle Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki ticaret hatlarının felç olması bölge ülkelerini büyük bir bataklığın içine çekiyor.
ABD'nin perde arkası koordinasyonuyla Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Cidde'de imzaladığı tarihi ortak savunma anlaşması (Mekke Anlaşması), bölgesel güvenlik dengelerinde riskli bir sayfa açarken; ABD'nin Irak ve Suriye üzerinden yürüttüğü tasfiye planları coğrafyadaki güç mücadelesini derinleştiriyor.
Cidde'de atılan imzalar; Ortadoğu'nun "Beşinci Maddesi" mi, çatışma tuzağı mı?
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'i Cidde'de bir araya getiren zirve, uzun süredir konuşulan stratejik ittifakı resmiyete döktü.
Anlaşmanın en dikkat çekici boyutu, NATO'nun 5. maddesini andıran iklimi: Üye ülkelerden birine yapılan saldırı, tüm taraflara yapılmış sayılacak.
Anlaşmaya göre; karşılıklı savunma, ortak caydırıcılık, askeri koordinasyon ve tatbikatları kapsayan bu pakt, askeri tehditlere karşı ortak bir irade beyanı niteliğinde.
Ancak bu ittifak büyük riskleri de beraberinde getiriyor.
Suudi Arabistan'ın Yemenli Husiler ve Irak'taki Haşdi Şabi ile doğrudan çatışma halinde olması, Türkiye ve Pakistan'ı normal şartlarda dâhil olmadıkları bölgesel vekalet savaşlarının merkezine çekme tehlikesi taşıyor.
Özellikle Riyad'ın ABD-İsrail ekseniyle paralel ilerleyen hamleleri ve kendi sınırları dışındaki çatışmaları, müttefiklerini de bu ateşin içine sürükleyebilir.
Milli güvenlik açısından, Türkiye'nin Filistin ve bölge halklarının aleyhine işleyen küresel denklemde Suudi Arabistan'ın angajmanlarına ortak olması doğru bir hamle olarak görülmüyor.
Irak ve Suriye'de silahsızlanma baskısı, ABD'nin tasfiye stratejisi mi?
Diplomatik trafiğin diğer ayağında ise Irak ve Suriye eksenindeki askeri hareketlilik yer alıyor.
Irak'ta Başbakan Ali Falih Zeydi liderliğindeki hükümet, ABD baskısıyla devlet dışı silahlı gruplara 30 Eylül'e kadar süre tanıdı.
Bu tarihten sonra silah bırakmayan yapılar terörle mücadele yasası kapsamında hedef alınacak.
Şii grupların bir kısmı devlete entegre olmayı kabul ederken, Kataib Hizbullah gibi İran'a yakın unsurlar direnç gösteriyor.
Suriye'de ise Şam yönetimi ile SDG arasında varılan entegrasyon anlaşmaları, ABD'nin Ankara-Bağdat-Şam hattındaki süreci bütüncül bir yaklaşımla yönettiğini gösteriyor.
Washington, bölgedeki İran etkisini kırmak amacıyla devlet dışı milisleri "tasfiye" etmeyi hedeflerken, kendi çıkarlarına hizmet eden aktörleri "meşrulaştırma" çabasında.
Her şey BOP için...
ABD'nin bir yandan "Sünni NATO" benzeri yapılar oluşturulmasını teşvik ederken diğer yandan Irak ve Suriye'yi yeniden dizayn etme adımları, Büyük Ortadoğu Projesi'nin devamı niteliğindedir.
Amaç, Irak'ta güçlü bir ordu kurmaktan ziyade, İsrail'in güvenliğini tehdit eden direniş unsurlarını etkisiz hale getirmek ve İran'ın bölgesel ağını tamamen koparmaktır.
Bölge ülkelerinin kendi aralarında güvenlik iş birliği yapması doğal bir hak olsa da küresel güçlerin yönlendirdiği işgal ve tasfiye tuzaklarına karşı uyanık olunmalıdır.
Türkiye, komşularıyla diyalog kanallarını açık tutarak, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen ve küresel aktörlerin ajandasına hizmet eden çatışmalardan uzak durmalı, kendi milli güvenlik ilkeleri doğrultusunda barış eksenli dengeli bir siyaset izlemelidir.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın şu tarihi uyarılarıyla yazımızı bitirelim:
"Bugün en büyük tehlikelerden biri savaşın mezhep eksenine taşınmak istenmesidir. Böyle bir senaryo gerçekleşirse kazanan ne bölge halkları ne de İslam dünyası olacaktır. Kazanan yalnızca bölgeyi yıllardır dizayn etmeye çalışan küresel güçler olacaktır...
Türkiye, güvenliğini doğrudan ilgilendirmeyen bölgesel çatışmaların tarafı haline gelmemeli; hiçbir küresel planın veya askeri bloklaşmanın parçası olmamalıdır. Dün Gazze'de yaşanan katliam karşısında etkili bir duruş sergileyemeyen uluslararası çevrelerin bugün Yemen konusunda ortaya koyduğu hassasiyet de sorgulanmalıdır.
Türkiye'nin dış politikadaki pusulası; milletimizin çıkarları olmalıdır.
Bağımsız Türkiye Partisi olarak anlayışımız nettir.
Türkiye'nin görevi yeni savaş cephelerinin tarafı olmak değil, bölgede barışı, adaleti ve diplomatik çözümü savunan öncü ülke olmaktır.
Tam bağımsız Türkiye; hiçbir küresel gücün eksenine girmeyen, kendi iradesiyle karar alan, komşularıyla iyi ilişkiler kuran ve bölgesinde güven veren güçlü bir devlettir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur."
- Borç dağının altında ezilen ipotekli hayatlar ve çıkış yolu / 08.08.2026
- Çerçeve yasa kimin geleceğini inşa ediyor? / 07.08.2026
- Petrol için ittifak, insanlık için sessizlik / 06.08.2026
- Alevlerin kıyısında zamanla yarış / 05.08.2026
- ABD tıkandı, İsrail rahatsız, İran'dan geri adım yok / 04.08.2026
- Dimyat saldırısı ve ‘sahte bayrak’ şüphesi / 03.08.2026
- Mutfaktaki yangın ve derinleşen işsizlik / 02.08.2026
- Körfez'de çok yönlü satranç ve vekalet savaşları / 01.08.2026
- İran’ın Hürmüz stratejisi ve İsrail-ABD hattındaki gizli trafik / 31.07.2026



























































