İngiltere ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler, Londra'nın işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan yasa dışı İsrail yerleşimlerinde üretilen mallara yönelik ticaret ambargosu uygulamasıyla tarihinin en derin krizlerinden birine sürüklendi.
İngiltere Başbakanı Andy Burnham liderliğindeki İngiliz hükümetinin bu adımı; Fransa, Kanada, İspanya ve İrlanda'nın da aralarında bulunduğu 12 ülkelik bir koalisyonla eş zamanlı olarak hayata geçirildi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband'ın parlamentoda yaptığı konuşmada, yerleşimci şiddetini "etnik temizlik" olarak nitelendirmesi ve İsrail hükümetini bu duruma göz yummakla suçlaması, diplomatik hatların tamamen kopmasına yol açtı.
İsrail kanadı ise bu yaptırımlara misilleme olarak Doğu Kudüs'teki İngiltere Konsolosluğu'nu kapatma kararı aldığını, İngiliz diplomatları sınır dışı edeceğini ve İngiltere'nin Batı Şeria'daki eğitim faaliyetlerini askıya alacağını duyurdu.
Birleşik Krallık'ın yıllardır sürdürdüğü pasif diplomasi anlayışından sıyrılarak İsrail'e karşı somut yaptırımları devreye sokması, sadece Orta Doğu'daki dengeleri değil, küresel siyasetin fay hatlarını da etkiliyor.
İç siyaset baskısı ve tabandan yükselen insan hakları talebi
İngiltere'nin İsrail'e karşı aldığı sert tedbirlerin ve söylem değişikliğinin arkasındaki en birincil dinamik, iç politikadaki kitlesel baskılar ve kamuoyu vicdanında oluşan derin yaradır.
İngiltere'de ve genel olarak Avrupa toplumlarında, Gazze'de yaşanan insani trajedi ile Batı Şeria'daki işgal politikalarına karşı giderek büyüyen devasa bir toplumsal tepki mevcuttur.
İngiltere Başbakanı Andy Burnham'ın "durup bekleyemezdim" diyerek özetlediği tutum, İngiltere'de iktidarda kalmak isteyen herhangi bir hükümetin halkın bu haklı ve yoğun tepkisini artık görmezden gelemeyeceğini açıkça göstermektedir.
İşçi Partisi hükümeti, kendi seçmen tabanının, sivil toplum kuruluşlarının ve parlamentodaki güçlü kanatların insan hakları ihlallerine karşı eylemsiz kalınmaması yönündeki taleplerine yanıt vermek zorundadır.
Uzun yıllardır "İsrail karşıtı olmakla suçlanma" korkusuyla erteledikleri adımları atmak zorunda kalan İngiliz politikacılar için iç siyasetteki meşruiyeti korumanın yolu, halkın soykırım ve işgal karşıtı vicdani duruşuyla uyumlu hareket etmekten geçmektedir.
ABD-Avrupa gerilimi ve değişen küresel güç dengeleri
İngiltere'yi bu karara iten bir diğer kritik unsur, Transatlantik ilişkilerdeki çatlaklar ve Washington merkezli politikalara duyulan tepkidir.
ABD yönetiminin ve özellikle Donald Trump çizgisindeki politikaların Netanyahu hükümetine sunduğu koşulsuz destek, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi küresel kurumları hiçe sayan tavrı, Avrupa ülkelerine uyguladığı aşırı gümrük tarifeleri ve Ukrayna-Rusya savaşında Avrupa'yı yalnız bırakan yaklaşımı, Londra-Washington hattındaki ipleri germiştir.
İngiltere, ABD'nin bu tek taraflı ve Avrupalı müttefiklerini yok sayan tutumuna karşı, küresel finansal ve diplomatik dengelerde kendi özerk hattını çekme ihtiyacı duymuştur.
Trump ve FED arasındaki gerilimde FED'in temsil ettiği küreselci tarafta yer alan İngiltere, Trump yönetimine bir tepki olarak, ABD'nin İsrail'e sağladığı sınırsız dokunulmazlık zırhını yararak kendi uluslararası hukuk ilkelerini korumaya yönelmiştir.
Nitekim ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin İngiliz şirketlerine yönelik tehditvari açıklamaları, bu yaptırım kararının aynı zamanda ABD'nin küresel dayatmalarına karşı verilmiş stratejik bir yanıt olduğunu doğrulamaktadır.
Güvenlik kaygıları ve hukuksal statükoyu korumak
Diplomatik yaptırımların temelinde yer alan üçüncü ana faktör ise Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'da tırmanan askeri riskler ile bugüne kadar "kendilerince" oluşturdukları ve korumaya çalıştıkları uluslararası hukuk sisteminin devamını sağlama arzusudur.
Bölgedeki kontrolsüz tırmanmanın, İran'ın Avrupa'yı da menziline alabilecek balistik füze kapasitesini artırması ve "Avrupa'dan bir tehdit alırsam karşılık veririm" restiyle birleşmesi, İngiltere gibi aktörleri krizin ana kaynağı olan İsrail'in işgal politikalarına müdahale etmeye zorlamıştır.
Bölgesel bir savaş riskinin kendi sınırlarını tehdit ettiğini gören İngiltere; Batı Şeria'daki E1 yerleşim projesi gibi iki devletli çözümü tamamen yok eden hamlelerin önüne geçmeyi bir güvenlik zorunluluğu olarak değerlendirmektedir.
Uluslararası Adalet Divanı'nın kararlarıyla uyumlu hareket ederek çifte standart imajından kurtulmak isteyen Londra, Küresel Güney nezdindeki itibarını korumak ve uluslararası hukuk kurallarının geçerliliğini savunmak adına İsrail'in yasa dışı yerleşim politikalarına karşı somut bir baraj kurmayı hedeflemektedir.
Ama İngiltere gibi tarihi süreci belli olan ülkeler, Gazze'ye sahip çıkma ve İsrail'e tepki gösterme konusunda gerçekten samimiler midir? Elbette ki hayır.
Trumplı ABD'nin ve Netanyahulu İsrail'in olduğu bugünün dünyasında, konjonktür bugün bunu yapmalarını gerektiriyor olabilir ama asla güven olmaz.
Ortadoğu'ya gerçekten bir barış gelmesi mi isteniyor, Filistinlilerin kendi vatanlarına ve devletlerine kavuşturulması mı isteniyor, bu, "İsrail hariç" bölge ülkelerinin "yurtta sulh, cihanda sulh" bakış açısıyla bir ve beraber olarak atacağı barışçıl adımlara bağlıdır.
- Türkiye'nin derinleşen geçim çıkmazı / 09.09.2026
- OVP’nin acı reçetesi: Yüksek vergi, sapan hedefler ve derinleşen gelir adaletsizliği / 08.09.2026
- Ortadoğu’da kalıcı istikrarın şifresi: ABD’siz bir denklem / 07.09.2026
- Köprü ve otoyollarda 30 yıllık özelleştirme çıkmazı / 06.09.2026
- Sivas Kongresi, bağımsızlığımızın sarsılmaz mührüdür / 05.09.2026
- Fiyatlar uçuyor, alım gücü eriyor / 04.09.2026
- Aşil Kalkanı, Yunanistan’ın İsrail bağımlılığı ve Türkiye’ye etkileri / 03.09.2026
- Ekonominin özeti: Üretici bıkkın, tüketici çaresiz, sistem krizde / 02.09.2026
- AB sürecinde İzlanda’nın restinden Türkiye’nin ucu açık cenderesine / 01.09.2026
























































