ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu stratejisi ve "savaşı yayma" tuzağı
Yemen'de Husilerin stratejik öneme sahip Moha kentini kontrol altına alarak Kızıldeniz kıyı şeridinin tamamında hakimiyet kurması, Orta Doğu'daki güç dengelerini ve küresel ticaret hatlarını etkileyen önemli bir gelişmedir.
Babülmendep Boğazı üzerindeki denetimini pekiştiren Husiler; Gazze'deki işgal, Lübnan'a yönelik saldırılar, İran'a uygulanan ambargo ve Yemen ablukası kaldırılmadığı sürece bu asimetrik gücü bir koz olarak kullanmaya devam edeceklerini açıkça ilan etmektedir.
Ancak krizin coğrafi sınırlarını aşan asıl tehlike, Washington'ın tutumunda ve bu gelişmenin Mekke Anlaşması tarafı olan ülkelere yönelik potansiyel yansımalarında gizlidir.
ABD, sorumluluğu doğrudan bölge ülkelerine yüklüyor
Riyad yönetiminin Husilere karşı doğrudan hava harekatı düzenlenmesi yönündeki talebinin ABD Başkanı Trump tarafından geri çevrilmesi ve Washington'dan gelen "Bu sorun bölge ülkelerinin meselesidir" açıklaması, masum bir geri çekilme hamlesi değildir.
Yaklaşık 200 kişilik askeri personelle yalnızca "kinetik olmayan destek" ve istihbarat sağlayacağını duyuran ABD, sorumluluğu doğrudan Körfez ülkelerinin sırtına yüklemektedir.
Bu tutum, ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu üzerindeki menfur hesaplarının bir uzantısıdır.
Çatışmayı bizzat göğüslemek yerine Husiler ile Suudi Arabistan'ı çatıştırmaya dayalı bu yaklaşım, bölgesel bir vekalet savaşını tırmandırmayı amaçlamaktadır.
Suudi Arabistan'ın 1 günde gerçekleştirdiği 64 hava saldırısına rağmen sahadaki denge değişmezken, Washington'ın izlediği "mesafeli destek" stratejisi, bölge ülkelerini uzun soluklu ve yıpratıcı bir çatışma sarmalına çekme projesinin açık bir göstergesidir.
Mekke Anlaşması ve kolektif savunmanın getirdiği askeri riskler
Krizin bu aşamasında en kritik dinamiklerden biri, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında hayata geçirilen Mekke Savunma İş Birliği Protokolüdür.
Türkiye'nin gelişmiş İHA/SİHA teknolojileri, Pakistan'ın nükleer caydırıcılık birikimi ve Suudi Arabistan'ın finansal gücünü bir araya getiren bu stratejik pakt, "taraflardan birine yapılan saldırının tümüne yapılmış sayılması" esasına dayanan kolektif bir güvenlik anlayışı barındırmaktadır.
Tam da bu noktada Batı stratejisi, Mekke Anlaşması'nın doğurduğu mekanizmaları bir çekim alanına dönüştürmeyi hedeflemektedir.
Suudi Arabistan'ın güney sınırlarında artan Husi baskısı ve Babülmendep'in kapanmasıyla artan gerilim, Türkiye ve Pakistan'ı doğrudan Körfez'deki bir sıcak çatışmanın tarafı haline getirme riski taşımaktadır.
Olası bir askeri angajman, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Suriye odaklı güvenlik önceliklerini saptırabileceği gibi, Pakistan'ı da Güney Asya'daki hassas dengelerinden kopararak Orta Doğu'daki bir vekalet savaşının içine itebilir.
Kızıldeniz jeopolitiğinde Türkiye ve bölge ülkeleri için stratejik yol haritası
Husilerin Babülmendep hamlesi, doğrudan Hürmüz Boğazı'na misilleme niteliğinde bir mesaj taşırken; küresel ticaretin yüzde 10'unu ve deniz yoluyla taşınan petrolün yüzde 5'ini riske atmaktadır.
Ancak bu ekonomik tehdit, bölge ülkelerini mantık dışı askeri maceralara sevk etmemelidir.
Ankara, İslamabad ve Riyad; ABD-İsrail ikilisinin kriz alanını genişletme ve bölgesel aktörleri birbirine kırdırma tuzağına karşı üst düzey bir diplomatik basiret sergilemelidir.
Mekke Anlaşması, bir müttefiki körü körüne vekalet savaşlarının içine çekmek için değil; bölgesel özerkliği korumak, dış müdahaleleri dengelemek ve yapıcı kriz diplomasisi yürütmek için bir araç olarak kullanılmalıdır.
Krizin kalıcı çözümü; ABD-İsrail ikilisinin arzu ettiği şekilde Yemen'deki Husilerle çatışmaktan değil, gerilimi besleyen ana nedenlerin, yani Gazze işgalinin, bölgesel ambargoların ve yabancı müdahalelerin sona erdirilmesinden geçmektedir.
Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri, başkalarının senaryolarında figüran olmak yerine, kendi güvenlik mimarilerini bu tür jeopolitik tuzaklardan uzak tutarak inşa etmek zorundadır.
- Bretton Woods, Nixon Şoku, Dolar prangası ve Milli Para devrimi / 12.09.2026
- Doların kağıttan imparatorluğu çökerken / 11.09.2026
- İngiltere-İsrail hattındaki kriz ve yaptırım kararları / 10.09.2026
- Türkiye'nin derinleşen geçim çıkmazı / 09.09.2026
- OVP’nin acı reçetesi: Yüksek vergi, sapan hedefler ve derinleşen gelir adaletsizliği / 08.09.2026
- Ortadoğu’da kalıcı istikrarın şifresi: ABD’siz bir denklem / 07.09.2026
- Köprü ve otoyollarda 30 yıllık özelleştirme çıkmazı / 06.09.2026
- Sivas Kongresi, bağımsızlığımızın sarsılmaz mührüdür / 05.09.2026
- Fiyatlar uçuyor, alım gücü eriyor / 04.09.2026

























































