"Yeni Türkiye'nin ilk ve en mühim düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir."
Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu sözüyle, bir milletin kaderinin nutuklarla değil, üretimle, kaynakla ve para politikasıyla belirlendiğini açıkça ortaya koymuştu. Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin siyasal iradesi de kırılgandır.
Dün böyleydi, şimdi de aynı.
Bugün dünya ekonomisi, tek bir para etrafında dönmeye zorlanmakta.
Amerikan doları, kendi varlığını dayatarak ve zaman zaman akıl sınırlarını zorlayan siyasi çıkışlarla küresel egemenliğini sürdürme çabasında.
Bu düzen, üretimi değil, borcu, finansal bağımlılığı ve para üzerinden kurulan tahakkümü beslemekte. Ülkeler ürettikleri kadar değil, dolar sistemine ne kadar uyum sağladıkları ölçüde "güçlü" sayılmakta.
Oysa tarih, bunun tek yol olmadığını göstermişti.
Türkiye, 1929 Dünya Buhranı gibi küresel bir yıkımı, genç bir devlet olmasına rağmen, sanayi hamleleriyle, fabrikalarla, üretimle ve devlet aklıyla görece az zararla atlatmayı başarmıştı. Kendi şekerini, bezini, demirini üreten bir ülke, dış dünyanın sarsıntılarına karşı daha dayanıklı hale gelmişti. Bu başarı, tesadüf değil, ekonomik bağımsızlık bilincinin sonucudur.
Bugün de Türkiye'nin kaderi aynı.
Yeraltı kaynaklarıyla, kıymetli madenleriyle, verimli ve nadir toprak elementleri ile eşsiz doğasıyla ve genç nüfusuyla bu yüzyılda da kalkınma potansiyeline sahip.
Sorun imkanlarda değil, izlenen modeldedir.
İşte bu noktada senyoraj hakkı ve Prof. Dr. Haydar Baş'ın savunduğu Milli Ekonomi Modeli, meseleyi kökten ele alır.
Rahmetli Haydar Baş, senyoraj hakkını anlatırken teorik karmaşaya sığınmaz. Üretimin kendisinden konuşur.
Elinde bir çuval mısır vardır. Bu mısırı tarlaya eker. Tohumdan hasada kadar geçen süreçte bin lira masraf eder.
Zaman, emek ve doğa birleşir, hasat zamanı geldiğinde bir çuval mısır, on bir çuval olur.
Ortaya çıkan tablo açık.
Bir çuval ekilmiş, on bir çuval alınmış.
Yani on çuval yeni değer üretilmiş.
Şimdi kritik soru şu: Bu üretimi yapmak için harcanan bin lira ile piyasadan on çuval mısır alınabilir mi? Alınamaz.
Çünkü o on çuval, daha önce piyasada olmayan bir değerdir. Üretimle doğmuştur.
Eğer bu yeni değerin parasal karşılığı oluşturulmazsa, üretici ürettiğini satamaz, emek karşılık bulmaz, piyasa daralır.
İşte senyoraj hakkı burada devreye girer.
Üretilmiş milli değer kadar paranın dolaşıma sokulması, ekonominin sağlıklı işlemesi için zorunludur.
Buradaki temel ilke nettir.
Para üretimin önüne geçmez, üretimin arkasından gelir.
Milli Ekonomi Modeli'nin farkı da buradadır.
Keyfi para basımını reddeder, ama üretim varken paranın kısılmasını da reddeder. Para, üretimin temsilcisidir. Ne fazla ne eksik. Karşılığı kadar.
Bu anlayış, dış borca dayalı ve dolar merkezli ekonomik düzenin karşısında durur. Kendi kaynaklarını kullanan, kendi parasını üretilmiş değerle ilişkilendiren bir ülke, başkasının parasına mahkum olmaz.
Senyoraj hakkını fiilen kullanabilen bir ülke, ekonomik kararlarını da özgürce alır.
Türkiye, dün bunu başardı. Bugün de başarabilir. Madenlerini millet lehine işleterek, toprağını üretime açarak, doğasını talan etmeden değerlendirerek ve parasını bu üretimin karşılığı olarak yönettiğinde yeniden güçlü olabilir.
Bu bir hayal değil.
Bu, Atatürk'ün işaret ettiği ekonomik bağımsızlık çizgisiyle, Haydar Baş'ın formüle ettiği Milli Ekonomi Modeli'nin aynı noktada buluşmasıdır.
Bağımsızlık, sloganla değil, üretimle kurulur.
Refah, borçla değil, emekle büyür.
Ve senyoraj hakkı, doğru elde, bir milletin onurlu yaşamının anahtarıdır.
- Miraç Kandili ve Miraçlama / 18.01.2026
- Metrobüsten tramvaya dönüş / 17.01.2026
- Yüzde 10 / 16.01.2026
- Gebze’de Geleceği Savunmak / 15.01.2026
- Yenilenebilir enerji / 13.01.2026
- Vergi affı / 12.01.2026
- Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz / 11.01.2026
- Senyoraj hakkı / 10.01.2026
- Emekliye reva görülen / 09.01.2026



























































































