Evet dün ifade ettiğimiz İslâm'ın siyasallaştırılması gibi bölücülük de süratle siyasallaşmakta, siyasi hareket şekline dönüşmekte, devletin dinamik güçlerini test eder hâle girmektedir.
Geçen hafta Tunceli'de gerçekleştirilen Munzur Festival'inde "dış destekli" olarak ve AB ile ABD'nin gözetiminde işte bunun provası yapılmıştır.
AB Ankara Temsilcisi Karen Fogg'un ne işi vardı geçen hafta Tunceli'de? Kopenhag-Helsinki sürecinden önce neden kimsenin aklına gelmemişti Munzur'da festival yapmak?
AB'nin Temsilcisi Karen Fogg ayaklarını Munzur'a sokup ıslatmış, keyif yapmıştır; ama Türk Devleti'nin Millî Savunma Bakanı şehirden "usûleten ve suhûletle", kimseyi ürkütmeden, alçak profille geçmek durumunda kalmıştır.
Olaylardan sonra asker, zırhlı araçlar eşliğinde Tunceli sokaklarında "Vatan sana canım fedâ" ve "Şehitler Ölmez, Vatan bölünmez" sloganları atarak tören geçişi yapmıştır.
Bunun Sincan'da tankların yaptığı balans ayarından ne farkı vardır?
O halde kimse "bölücülük bastırıldı, irtica birinci tehdit" aldatmacasına kapılmamalı, kamuoyunun fikrî melekelerini de bu şekilde izole etmemelidir.
Dün de altını çizdiğimiz gibi "irtica" denilen şey "Atlantik ötesi kaynaklı bir aldatmaca"dır. Son derece zorlama bir şekilde ille de dinle alâka kurulmak isteniyorsa, bu olsa olsa kerameti kendinden menkul bir "Amerikan tipi şeriat" kavramıdır. Bir tür hristiyanlıktır. Vaftiz suyuyla sulandırılmış ılımlı İslâm'dır, yeşil kuşaktır, diyalog ve hoşgörüdür, "yeni" oluşumdur ama "eski"sinden en ufak bir farkı yoktur.
Ve ne çâre, "din" değildir.
Atlantik ötesi kaynaklı yeni sömürgeciliğin yeni yüzüdür.
İçeride işbirlikçi şakşakçıları hayli boldur. Bunlar küreselleşmenin en sâdık müttefiki olan yerli piyonlardır.
Neticede lâfı kıvırtmanın, eveleyip gevelemenin, evirip çevirmenin hiç âlemi yoktur.
Sincan'da "mürteci"lere karşı birliklerin eğitim alanına gidiş güzergâhlarında yapılan ufak bir değişiklikle tankların kasabanın içinden geçirilişinde olduğu gibi Tunceli'deki "tören geçişi"nin de "bölücülere" karşı yapılan bir "balans ayarı" olduğunu asker yüksek sesle tekrarlamalıdır.
Mütareke basını, Helsinki süreci bozulmasın diye yok farzetmektedir; ama Doğu ve Güneydoğu'da PKK'lılarla çatışmalar bitmemiştir.
Her hafta aslan gibi vatan evlâtları "12 Ocak 2000 liderler moratoryumu"ndan beri şehit olmaktadır.
Hükümet ve mütareke basını bir de, kamuoyu galeyana gelip de ya Öcalan'ın Başbakanlık'ta kaybolan dosyasının Meclis'e gönderilmesini isterse telaşıyla çatışmaların üzerini örtmektedir.
Haberlerde çatışmaların "terörist örgütlerle" yapıldığı ifade edilmektedir, "PKK'lılar" teriminin kullanılmasından ısrarla kaçınılmaktadır.
Çünkü o takdirde "liderler" 12 Ocak'ta Öcalan'la oturdukları pazarlık masasında eşkıya reisinin verdiği sözde durmadığının kamuoyu tarafından anlaşılacağını hissedecek ve mahcup olacaklardır.
Milletin mahcubiyeti, başının öne eğilmesi, bu beylerin onurundan daha mı değersizdir?
Binaenaleyh kimse cesaret edemese bile asker, Tunceli'deki hareketin bir test, ona karşı yapılan geçit resminin de "balans ayarı" olduğunun altını ısrarla çizmelidir.
Ayarın tutup tutmayacağını veya diş kaptırılıp kaptırılmadığını ileriki günlerde hep beraber göreceğiz.
Asıl kaptırılanın külâhlarımız olmasından iyidir!
Ve son söz:Yukarıda yüklediğimiz mânada irtica, evet devlete yönelik bir tehdittir. Fakat bölücülük de, irtica'nın gölgesinde bırakılmayacak, savsaklanmayacak, ihmal edilmeyecek, hâttâ belki daha önde gelen bir tehdittir. Bölücülerin mürtecileri, mürtecilerin de bölücüleri kullanmasına karşı devletin dinamik güçleri uyanık olmalıdır.
Geçen hafta Tunceli'de gerçekleştirilen Munzur Festival'inde "dış destekli" olarak ve AB ile ABD'nin gözetiminde işte bunun provası yapılmıştır.
AB Ankara Temsilcisi Karen Fogg'un ne işi vardı geçen hafta Tunceli'de? Kopenhag-Helsinki sürecinden önce neden kimsenin aklına gelmemişti Munzur'da festival yapmak?
AB'nin Temsilcisi Karen Fogg ayaklarını Munzur'a sokup ıslatmış, keyif yapmıştır; ama Türk Devleti'nin Millî Savunma Bakanı şehirden "usûleten ve suhûletle", kimseyi ürkütmeden, alçak profille geçmek durumunda kalmıştır.
Olaylardan sonra asker, zırhlı araçlar eşliğinde Tunceli sokaklarında "Vatan sana canım fedâ" ve "Şehitler Ölmez, Vatan bölünmez" sloganları atarak tören geçişi yapmıştır.
Bunun Sincan'da tankların yaptığı balans ayarından ne farkı vardır?
O halde kimse "bölücülük bastırıldı, irtica birinci tehdit" aldatmacasına kapılmamalı, kamuoyunun fikrî melekelerini de bu şekilde izole etmemelidir.
Dün de altını çizdiğimiz gibi "irtica" denilen şey "Atlantik ötesi kaynaklı bir aldatmaca"dır. Son derece zorlama bir şekilde ille de dinle alâka kurulmak isteniyorsa, bu olsa olsa kerameti kendinden menkul bir "Amerikan tipi şeriat" kavramıdır. Bir tür hristiyanlıktır. Vaftiz suyuyla sulandırılmış ılımlı İslâm'dır, yeşil kuşaktır, diyalog ve hoşgörüdür, "yeni" oluşumdur ama "eski"sinden en ufak bir farkı yoktur.
Ve ne çâre, "din" değildir.
Atlantik ötesi kaynaklı yeni sömürgeciliğin yeni yüzüdür.
İçeride işbirlikçi şakşakçıları hayli boldur. Bunlar küreselleşmenin en sâdık müttefiki olan yerli piyonlardır.
Neticede lâfı kıvırtmanın, eveleyip gevelemenin, evirip çevirmenin hiç âlemi yoktur.
Sincan'da "mürteci"lere karşı birliklerin eğitim alanına gidiş güzergâhlarında yapılan ufak bir değişiklikle tankların kasabanın içinden geçirilişinde olduğu gibi Tunceli'deki "tören geçişi"nin de "bölücülere" karşı yapılan bir "balans ayarı" olduğunu asker yüksek sesle tekrarlamalıdır.
Mütareke basını, Helsinki süreci bozulmasın diye yok farzetmektedir; ama Doğu ve Güneydoğu'da PKK'lılarla çatışmalar bitmemiştir.
Her hafta aslan gibi vatan evlâtları "12 Ocak 2000 liderler moratoryumu"ndan beri şehit olmaktadır.
Hükümet ve mütareke basını bir de, kamuoyu galeyana gelip de ya Öcalan'ın Başbakanlık'ta kaybolan dosyasının Meclis'e gönderilmesini isterse telaşıyla çatışmaların üzerini örtmektedir.
Haberlerde çatışmaların "terörist örgütlerle" yapıldığı ifade edilmektedir, "PKK'lılar" teriminin kullanılmasından ısrarla kaçınılmaktadır.
Çünkü o takdirde "liderler" 12 Ocak'ta Öcalan'la oturdukları pazarlık masasında eşkıya reisinin verdiği sözde durmadığının kamuoyu tarafından anlaşılacağını hissedecek ve mahcup olacaklardır.
Milletin mahcubiyeti, başının öne eğilmesi, bu beylerin onurundan daha mı değersizdir?
Binaenaleyh kimse cesaret edemese bile asker, Tunceli'deki hareketin bir test, ona karşı yapılan geçit resminin de "balans ayarı" olduğunun altını ısrarla çizmelidir.
Ayarın tutup tutmayacağını veya diş kaptırılıp kaptırılmadığını ileriki günlerde hep beraber göreceğiz.
Asıl kaptırılanın külâhlarımız olmasından iyidir!
Ve son söz:Yukarıda yüklediğimiz mânada irtica, evet devlete yönelik bir tehdittir. Fakat bölücülük de, irtica'nın gölgesinde bırakılmayacak, savsaklanmayacak, ihmal edilmeyecek, hâttâ belki daha önde gelen bir tehdittir. Bölücülerin mürtecileri, mürtecilerin de bölücüleri kullanmasına karşı devletin dinamik güçleri uyanık olmalıdır.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Hüseyin Mümtaz / diğer yazıları
- Ekonomi, İslam ve Rusya / 01.04.2006
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
























































































