Geçen yazıda Türkiye'nin beş eksiğini saydık. Şimdi o eksiklerin altındaki iki sebebe inelim ve ardından asıl soruyu soralım: kim ne yapacak?
Sebep 1: Çipin içindeki bağımlılık
Diyelim ki Türkiye yarın karar verdi. Güçlendirilmiş bir lazer, manevra edebilen bir uydu, uydular arası bir ağ. Hepsinin içinde aynı şey var: radyasyona dayanıklı elektronik.
Bu pazarın yapısı tek başına bir bağımlılık hikâyesi. Dört firma — Microchip, BAE Systems, Honeywell ve Texas Instruments — uzay nitelikli cihazlarda küresel gelirin yüzde 55 ila 65'ini elinde tutuyor. Bir parçanın nitelendirme süreci 18 ila 36 ay sürüyor. ABD'de askerî uzay için üretim yapabilen güvenilir döküm tesisi sayısı beşten az ve bu tesisler yalnızca ABD vatandaşı çalıştırıyor.
Bu bileşenler genel olarak ITAR kapsamında. Kritik ayrıntı şu: ITAR kapsamındaki bir parça Türkiye'ye girip başka bir ürüne entegre edilse bile, o ürünün üçüncü ülkeye ihracı yine ITAR'a tabi.
Bu teorik değil. Türk savunma sanayii yetkililerinin kendi ifadeleri var: ataletsel seyrüsefer sistemi üretirken jiroskop, ivmeölçer veya GPS modülü yurt dışından geliyor ve eskiden üç-altı ayda alınan ihracat izinleri bir yıla uzadı. MİLGEM örneği daha öğretici: beşinci gemide kullanılacak Amerikan dikey atım sistemi için izin, hiç "vermiyoruz" denmeden sadece oyalanarak çıkmadı. Ambargo her zaman hayır demek değil; çoğu zaman sadece cevap vermemek.
Türkiye bu alanda boş değil. TÜBİTAK UZAY yıldız izleyici, uçuş bilgisayarı, tepki tekeri üretiyor; 2018'de ilk uydu itki sistemi geliştirildi. Optik bileşenler için OPMER laboratuvarı kuruldu. Ve Savunma Sanayii Başkanlığı'nın Parçacık Radyasyonu Test Altyapısı tamamlandı; bileşenler artık Avrupa Uzay Ajansı standartlarına göre yerde test edilebiliyor.
Ama çipin kendisinde durum farklı. Türkiye'nin ilk yerli işlemcisi ÇAKIL, TÜBİTAK BİLGEM ve ASELSAN tarafından tasarlandı — üretimi ise 65 nanometre teknolojisiyle TSMC'de yani Tayvan'da yapıldı. Yurt içinde üretim yapan tek ciddi merkez YİTAL ve kendi yetkililerinin ifadesiyle seri üretim altyapısı yok.
Uzay çipleri telefon çipleri gibi değildir; daha büyük transistörler radyasyona daha dayanıklı olduğu için uzay elektroniği olgun düğümlerde üretilir. Nitekim 2026'da sektörde en yaygın yöntem, standart süreçler üzerinde tasarım düzeyinde radyasyon koruması. Yani Türkiye'nin 65 nanometre kabiliyeti yanlış değil, doğru bir düğüm. Eksik olan nanometre değil; sertleştirme tasarımı ve nitelendirme.
Sebep 2: İki yüz kişi
Şimdi bu dizinin en sert verisine geliyoruz. Çünkü çip parayla ve zamanla çözülür; insan çözülmez, yetiştirilir.
Türkiye'de Havacılık ve Uzay Mühendisliği 17 üniversitede 27 programda 826, Uzay Mühendisliği 6 üniversitede 158 kontenjanla okutuluyor. Kapı yılda kabaca bin kişilik. Dağılım ise çarpıcı: 2026'da en yüksek başarı sırası ODTÜ'de 2.888, en düşüğü 280.237. Aynı diplomayı veren iki program arasında 277 binlik fark var.
Asıl mesele çıkışta. Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği'ne göre sektörde istihdam 2023'te 90.969'a ulaştı; bunun 35.478'i mühendis. Ama aynı derneğin alt sektör kırılımına göre toplam istihdamın yüzde 83,81'i savunma, yüzde 0,23'ü uzay alanında. Bu oranı 81 binlik tabana uygularsanız uzay alt sektöründe çalışan sayısı iki yüzün altına düşüyor.
Rakam firmaların kendi beyanına dayanıyor; TÜBİTAK UZAY'da ve üniversitelerde çalışanlar bu kırılıma girmiyor olabilir. Ama büyüklük mertebesi tartışmasız. Kıyas için: Japonya'nın yalnızca askerî uzay biriminin 2026 sonunda 880 personele ulaşması planlanıyor.
Üçüncü katman kaçak. Yükseköğretim mezunlarında beyin göçü oranı yüzde 2. Mühendislikte yüzde 4,4. Ve en vurucu veri: vakıf üniversitelerinde tam burslu okuyanlarda yüzde 8,3. Üniversitenin en yetenekli bulup bedava okuttuğu öğrenci, en yüksek oranla ülkeyi terk ediyor.
Ortaya kısır döngü çıkıyor: sektör küçük olduğu için iş az açılıyor, iş az olduğu için en iyiler gidiyor, iyiler gittiği için sektör büyümüyor.
O halde ne yapılmalı: Devlete düşen
Talep yaratmak. Kısır döngüyü kıracak şey kontenjan artırmak değil, sektörün emeceğinden fazla mühendisi işe alan program açmak. Devlet sipariş vermezse özel sektör bu alana girmez; çünkü uzayda müşteri tektir.
Takvimi öne çekmek. BKZS için on beş yıl konuşuluyor. Bu süre boyunca yedeksiz kalmamak için eLoran benzeri karasal seyrüsefer altyapısı kurulmalı — uydu maliyetinin küçük bir kesriyle, üç-dört vericiyle. Çin kendi ağını Ekim 2024'te tamamladı ve Tayvan Boğazı'nı kapsıyor; Rusya'nın Çayka ağı üzerinden kendi seyrüseferini sürdürdüğü değerlendiriliyor. Karıştırma silahını kullanabilmenin ön şartı, karıştırmadan etkilenmeyen bir yedeğe sahip olmak.
Fırlatma egemenliği. Kendi atom saatini SpaceX'in roketiyle gönderen bir ülke, MUFS ve uzay limanı projelerini gecikmeye tahammülü olmayan kalemler saymalı.
Kurumsallaşma. Uzay Komutanlığı kuruldu; şimdi bütçesi, kadrosu ve tedarik yetkisi tanımlanmalı.
Üniversitelere düşen
Genel "uzay mühendisliği" büyütmek işe yaramıyor. Adı konmuş beş darboğaza beş lisansüstü program gerekiyor:
Zaman ve frekans metrolojisi — atom saati uzayda, sıradaki adım seri üretim ve optik saatler. Radyasyon sertleştirme tasarımı — dünya pazarının en büyük dilimi burada ve giriş bariyeri en düşük yol bu. Ataletsel ve manyetik seyrüsefer — jiroskop ve ivmeölçer hâlâ ithal; uydunun, füzenin ve İHA'nın ortak darboğazı. Karasal seyrüsefer ve sinyal harbi — Ankara ve İstanbul'un sinyal listesinde olması, hazır bir saha verisi demek. Uzay durum farkındalığı — yörünge hesabı, nesne kataloglama, sensör füzyonu.
Ve bir model önerisi: atom saati tek bir kurumun işi değildi. Uzay Ajansı hedefi koydu, TÜBİTAK bilimi getirdi, İTÜ platformu üretti, İTÜNOVA ticarileştirdi. Ortaya çıkan sadece bir saat değildi; o saati yapmayı öğrenmiş bir ekipti. Çoğaltılması gereken bu.
Yarı Kamu ve Özel sektöre düşen
Yukarı bakmak. ASELSAN'ın lazeri modüler ve güç seviyesi artırılabilir kurgulanmış. Roketsan'ın itki birikimi var. Fergani yönelim kontrol sistemlerini kendi üretiyor. Bu üç birikim bir araya gelirse yörüngede manevra edebilen bir platform çıkar.
Uydular arası ağ. Takım uydu vaat eden şirketlerin bir sonraki adımı optik bağlantı olmalı. Dünya orada.
Nitelendirme hizmeti. Test altyapısı kuruldu; onu bir sertifikasyon işine çevirecek olan özel sektördür.
Son söz
Altı yazı önce bir listeden yola çıkmıştık: Ankara ve İstanbul'un, uydu sinyalinin en çok bozulduğu şehirler arasında yer aldığı liste.
Bugün o listedeyiz ve elimizde karşılık verecek bir araç yok. Bu bir suçlama değil, bir tespit. Çünkü aynı Türkiye, on yılda gözlem uydusunu yerlileştirdi, haberleşme uydusunu üretti, atom saatini uzaya gönderdi.
Ama zaman tükendi, dünya çok hızlı ilerliyor. Beklemek lüksü kalmadı. Fransa 2027'de devriye uydusunu çıkarıyor. Çin yörüngede kenetleniyor. Amerika bir trilyon doları aşan bir yörünge mimarisi kuruyor.
Bir uyduyu on beş yılda yapabilirsiniz. Ama o uyduyu yapacak nesli de aynı on beş yılda yetiştirmeniz gerekir. Ve o nesil şu anda her yüz mühendisten dördünü, en parlaklarından sekizini kaybediyor.
Onun için bu yazı dizisi bir uyarıyla bitiyor: uzayda ayakta kalmak, kimsenin kapatamayacağı bir saate, kimsenin boğamayacağı bir sinyale ve kendi gözünle gördüğün bir gökyüzüne sahip olmaktır.
- Uzayda silahlanma-5: Türkiye'nin eksikleri / 15.09.2026
- Uzayda silahlanma-4: Savaşın yeni sahibi ve bizi bekleyen tehlike / 14.09.2026
- Uzayda silahlanma-3: Kim kimin yanında? / 13.09.2026
- Uzayda silahlanma-2: Göğün kontrol hakkı / 12.09.2026
- Uzayda silahlanma-1: Yukarısı sandığınız kadar uzak değil / 11.09.2026
- Kabiliyet mi, koloni mi? Türkiye'nin nadir toprak sınavı / 10.09.2026
- Kobaltın izini sürmek: Cevheri kim çıkarıyor, serveti kim topluyor? / 09.09.2026
- Kur'an'daki Hızır-Musa kıssası üzerine kendimce bir yorum / 07.09.2026
- Kamusal ve özel alan ikilemi üzerinden devlet-birey ilişkisine Kur'an ışığında bazı yorumlar / 06.09.2026

























































