BTP lideri Hüseyin Baş'ın bir programda yaptığı konuşmasında, "Cumhuriyet giderse, ne din kalır ne özgürlük" şeklindeki vurgusu, zamanlama açısından çok hayati bir hatırlatma olmuştur.
Zira bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti düne oranla çok daha güçlü bir askeri yapıya sahip gibi gözükse de, gerek ekonomik açıdan ve gerekse rejim değişikliğine gidiliyor olması bakımında, dünden çok daha zor koşulları barındırmaktadır.
Ülkemiz özellikle de iktisadi olarak çok büyük bir krizle karşı karşıya bulunmaktadır.
Türkiye bugün dünyada en yüksek faizi ödeyen bir ülke pozisyonundadır.
Düyun-ı Umumiye idaresini andıran bir maliye politikası söz konusudur.
24 yılın sonunda 598 milyar dolarlık faiz ödemesi yapılmıştır.
Aynı yılları kapsayan dönemde, 4.5 trilyon lira vergi toplanmıştır.
Şimdi herkes kendi iline bakara bir değerlendirme yapsın.
24 yılda hangi ile devlet eliyle bir tek fabrika dikilmiştir?
Hangi ilin işsizlik sorunu tümüyle çözülmüştür?
Faize ödenen 598 milyar dolar gibi devasa bir rakamla, yeni bir Türkiye inşa edilirdi.
Toplanan 4.5 trilyon liralık vergi ile binlerce fabrika kurulabilirdi.
Bunların hiçbirisi olmadı fakat "Padişahımız çok yaşa" sesleri bu semalarda inlemeye de devam etti.
Oysa gelinen son durum itibariyle ülkemizde yaşanan ve vatandaşa reva görülen durum, tam manasıyla Düyun-ı Umumiye idaresinden farksızdır.
Şimdi biraz geçmişe uzanalım ve bilgilerimizi tazeleyelim.
Değerlendirmemiz uzun olacağından, aynı zamanda arşiv yazısı olarak ta saklanabilir.
Yabancıların hiç çalışmadan ve tıpkı Balta limanı Ticaret Antlaşması'nın tek başına bile Osmanlı Devleti'nin ekonomik bağımsızlığına son vererek onu bir işgalsiz sömürge haline getirdiğini görmek mümkündür.
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti kendi gümrük vergilerini bile kendisi belirleyemeyen, ülkesi Batılı ülkelerin pazarı olmuş bir hale düşmüştü.
Fakat bu sadece bir başlangıçtı ve çok daha kötü bir vaziyete doğru hızla ilerleniyordu.
Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu 1854-1856 Kırım Savaşı'nın giderlerini karşılayabilmek için almıştı.
İngiltere ve Fransa'dan alınan 5 milyon sterlin miktarındaki bu borca karşılık Mısır Eyaleti'nin gelirleri teminat gösterilmişti.
Yani Osmanlı Devleti borç alabilmek için kendi ülkesinin bir parçasındaki gelirleri teminat gösteriyordu, ödeyememesi durumunda da İngiltere ve Fransa'nın kendi ülkesinin bir parçasına ekonomik olarak el koymasını kabul ediyordu.
Bu gerçeğin kaç kişi tarafından bilindiğini merak ediyorum.
Nitekim ilerleyen yıllarda bu el koymanın sadece ekonomik olmayacağı, fiili işgale de dönüşeceği görülmüştü.
Abdülhamit saltanatının sonlarına doğru Osmanlı Devleti Fransız tüccarlara olan borcunu ödeyemeyince, 5 Kasım 1901 tarihinde Fransa, Midilli Adası'nı işgal ederek, adanın gümrüğüne el koymuştur.
Ya borcunu ödersin, ya da toprağını verirsin.
1854-1881 arasında 16 kere, 1886-1908 arasında ise 17 kere borçlanma yapıldı.
Ancak Meşrutiyet Devrimi'nden sonra borçlanma yavaşlatıldı ve 1908-1914 arasında 8 borçlanma yapıldı.
Bu borç ilişkileri ise uluslararası bir ilişkiden çok, tefeci ilişkisine benzemekteydi.
Borç alınan paranın büyük bir kısmı ihraç bedellerine ve komisyonculara gidiyordu.
Örneğin 1854-1881 yılları arasında alınan toplam borç, 238.597.462 altın lira olmasına rağmen Osmanlı Devleti'nin eline geçen miktar 129.980.220 altın lira idi.
Ancak geri ödeme 238.597.462 altın lira üzerinden yapıldığı gibi faiz de bu miktar üzerinden işliyordu. Osmanlı'nın girmiş olduğu bu borç ilişkisi dünya tarihinin en kötü borç ilişkisi olarak gösterilmektedir. Osmanlı Devleti 1854'ten yıkılışına kadar 41 kez borçlanma yaparak toplam 347.372.040 altın lira borç altına girmiş ama eline geçen miktar sadece 222.754.219 altın lira olmuştur.
Nitekim Osmanlı Devleti yıkıldığında Türkiye'ye miras olarak 107 milyon liralık borç bırakmıştır.
Söz konusu borç düzenli taksitler halinde Cumhuriyet yönetimince ödenmiş ve 1954 yılında son taksit ödenerek kapatılmıştır.
Osmanlı'nın içine girdiği borç sarmalı öyle içinden çıkılmaz bir hal almıştı ki, alınan borçlar eski borçları ödemeye bile yetmemekteydi.
Alınan tüm borçların %44,56'sı eski borç ödemelerine harcanmıştır.
Bunun dışında %35,22'si emisyon ve komisyon giderlerine harcanmış sadece %7,59'u yatırım harcamalarına ayrılmıştır.
Yani Osmanlı Devleti aldığı borçları, üretimini arttırarak kendini bu borç sarmalından kurtarabilecek yatırımlara harcamıyordu ama diğer yandan Dolmabahçe gibi görkemli sarayların ve yeni camilerin yapımına devam ediyordu.
Sanırım bu sise bir şeyleri hatırlatmıştır!
Günden güne sömürgeleşmesine rağmen, bu yeni görkemli yapılar sayesinde devletin itibarının arttığı sanılıyordu.
Borç almak Osmanlı için artık bir alışkanlık haline gelmişti.
Öyle ki sadrazam Keçecizade Fuat Paşa açıkça "Bu devlet istikrazsız (borçsuz) yaşayamaz." demekteydi.
Mehmet Şimşek de bugün benzer bir politika gütmekte ve aslında aynı durum fiili olarak yaşanmaktadır.
Dünyada eşi görülmemiş şartlar sayesinde Osmanlı'ya borç vermenin çok karlı olması rahatça borç alınacak birilerini bulmayı kolaylaştırıyordu.
Örneğin bugün de yüzde 37 oranlarında seyreden politika faizi, yabancılar için hiçbir yerde görülemeyecek bir kazanç kapısıydı.
Dönemler farklı, yaşananlar aynıdır esasında.
Ancak bu "mutluluk zinciri" 1870'li yılların ortalarında çıkan küresel kriz ile son buldu.
Artık Osmanlı borç alacak birilerini bulamıyordu ve tüm ekonomisi aldığı borçlar üzerine kurulu olan devlet iflasa sürükleniyordu.
Zira 30 Ekim 1875 günü Sultan Abdülaziz, Ramazan Kararnamesi'ni açıkladı.
Bu kararname ile Osmanlı acze düştüğünü faizleri ve borçların yarısını ödeyemeyeceğini ilan ediyordu.
Bununla kalınmadı; 20 Aralık 1881 yılında da Sultan II. Abdülhamit devletin iflasını içeren Muharrem Kararnamesi'ni ilan etti.
Muharrem Kararnamesi bir iflas ilanıydı, Osmanlı Devleti iflas ettiğini tüm Dünya'ya ilan etmiş, adeta "benden bu kadar artık bana ne yapıyorsanız yapın" demişti.
Nitekim Avrupalı alacaklıların temsilcileriyle birlikte hazırlanan kararnameyle Osmanlı'dan alacağı olan devletlerin temsilcilerinden oluşturulacak Düyun-ı Umumiye İdaresi'nin kurulması ve Osmanlı'nın belli başlı gelir kalemlerine el koyması kabul edildi.
Böylece devletin bağımsızlığının simgesi olan vergi toplama hakkı uluslararası bir kuruma bırakılıyordu.
Osmanlı yönetiminin gelir ve harcamaları üzerinde bir karar alması da Düyun-ı Umumiye'nin onayına bağlıydı.
İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan'ın birer temsilcisi, Galatalı bankerlerin iki temsilcisi ve bir Osmanlı temsilcisinden oluşan Düyun-ı Umumiye yönetiminde Osmanlı temsilcisinin oy hakkı bulunmamaktaydı.
Yani Osmanlı ülkesinin ekonomik yönetimini uluslararası bir kuruma bırakmış oluyor ama kurumun yönetiminde bir oy hakkı bile elde edemiyordu.
Evet, tüm bunlar "Cihan Padişahı Ulu Hakan!" yönetiminde gerçekleşiyordu ve o "Cihan Padişahı Ulu Hakan"ın bütçesini dahi Avrupalı devletlerin oluşturduğu Düyun-ı Umumiye belirliyordu.
Sözde "Cihan'a hükmediyor" ama cebindeki paraya hükmedemiyordu! Mustafa Kemal ise daha yeni doğmuştu ve Lozan Antlaşması'na da 42 yıl vardı!
Hani bugün de "Dünya lideri" deniliyor ya bazıları için!
Düyun-ı Umumiye hemen tüm Osmanlı ülkesine yayılıp ekonomiyi ele geçirdi.
1912 yılına gelindiğinde Düyun-ı Umumiye'de çalışan 8931 memur bulunuyordu aynı yıl Osmanlı maliyesindeki memur sayısı ise 5472 idi.
Hayatta kalabilecek parayı kazanabilmek için ürününü Reji'den kaçırmaya çalışan köylüler, Reji'nin kolcuları tarafından avlandı.
20 bin civarında köylünün Reji kolcuları tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir.
Şu ana kadar bu konuyu tartışanı hiç gördünüz mü?
Ege yöresinde Halil Efe için söylenen Çökertme türküsündeki "Kolcular gelince Halil'im nerelere kaçalım.
Teslim olmayalım Halil'im aman kurşun saçalım." dizeleri işte bu halka kan kusturan Reji kolcularına karşı yazılmıştır.
Düyun-ı Umumiye, Lozan Antlaşması ile kaldırılmış, Tütün Rejisi ise 1925 yılında devletleştirilmiştir. T.C. İnhisarlar İdaresi'nin yani yeni adıyla TEKEL'in kuruluşunun 20. yılı anısına ürettiği sigara paketlerinin üzerine "Dünü Unutma Bugünü İyi Anlarsın" yazması Cumhuriyet'in ve o yenilgi denilen Lozan'ın bu halkı nasıl bir zulümden kurtardığını hatırlatması içindi.
Hüseyin Baş Bey'in dediği gibi:
"Cumhuriyet giderse, ne din kalır ne özgürlük."
Zira bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti düne oranla çok daha güçlü bir askeri yapıya sahip gibi gözükse de, gerek ekonomik açıdan ve gerekse rejim değişikliğine gidiliyor olması bakımında, dünden çok daha zor koşulları barındırmaktadır.
Ülkemiz özellikle de iktisadi olarak çok büyük bir krizle karşı karşıya bulunmaktadır.
Türkiye bugün dünyada en yüksek faizi ödeyen bir ülke pozisyonundadır.
Düyun-ı Umumiye idaresini andıran bir maliye politikası söz konusudur.
24 yılın sonunda 598 milyar dolarlık faiz ödemesi yapılmıştır.
Aynı yılları kapsayan dönemde, 4.5 trilyon lira vergi toplanmıştır.
Şimdi herkes kendi iline bakara bir değerlendirme yapsın.
24 yılda hangi ile devlet eliyle bir tek fabrika dikilmiştir?
Hangi ilin işsizlik sorunu tümüyle çözülmüştür?
Faize ödenen 598 milyar dolar gibi devasa bir rakamla, yeni bir Türkiye inşa edilirdi.
Toplanan 4.5 trilyon liralık vergi ile binlerce fabrika kurulabilirdi.
Bunların hiçbirisi olmadı fakat "Padişahımız çok yaşa" sesleri bu semalarda inlemeye de devam etti.
Oysa gelinen son durum itibariyle ülkemizde yaşanan ve vatandaşa reva görülen durum, tam manasıyla Düyun-ı Umumiye idaresinden farksızdır.
Şimdi biraz geçmişe uzanalım ve bilgilerimizi tazeleyelim.
Değerlendirmemiz uzun olacağından, aynı zamanda arşiv yazısı olarak ta saklanabilir.
Yabancıların hiç çalışmadan ve tıpkı Balta limanı Ticaret Antlaşması'nın tek başına bile Osmanlı Devleti'nin ekonomik bağımsızlığına son vererek onu bir işgalsiz sömürge haline getirdiğini görmek mümkündür.
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti kendi gümrük vergilerini bile kendisi belirleyemeyen, ülkesi Batılı ülkelerin pazarı olmuş bir hale düşmüştü.
Fakat bu sadece bir başlangıçtı ve çok daha kötü bir vaziyete doğru hızla ilerleniyordu.
Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu 1854-1856 Kırım Savaşı'nın giderlerini karşılayabilmek için almıştı.
İngiltere ve Fransa'dan alınan 5 milyon sterlin miktarındaki bu borca karşılık Mısır Eyaleti'nin gelirleri teminat gösterilmişti.
Yani Osmanlı Devleti borç alabilmek için kendi ülkesinin bir parçasındaki gelirleri teminat gösteriyordu, ödeyememesi durumunda da İngiltere ve Fransa'nın kendi ülkesinin bir parçasına ekonomik olarak el koymasını kabul ediyordu.
Bu gerçeğin kaç kişi tarafından bilindiğini merak ediyorum.
Nitekim ilerleyen yıllarda bu el koymanın sadece ekonomik olmayacağı, fiili işgale de dönüşeceği görülmüştü.
Abdülhamit saltanatının sonlarına doğru Osmanlı Devleti Fransız tüccarlara olan borcunu ödeyemeyince, 5 Kasım 1901 tarihinde Fransa, Midilli Adası'nı işgal ederek, adanın gümrüğüne el koymuştur.
Ya borcunu ödersin, ya da toprağını verirsin.
1854-1881 arasında 16 kere, 1886-1908 arasında ise 17 kere borçlanma yapıldı.
Ancak Meşrutiyet Devrimi'nden sonra borçlanma yavaşlatıldı ve 1908-1914 arasında 8 borçlanma yapıldı.
Bu borç ilişkileri ise uluslararası bir ilişkiden çok, tefeci ilişkisine benzemekteydi.
Borç alınan paranın büyük bir kısmı ihraç bedellerine ve komisyonculara gidiyordu.
Örneğin 1854-1881 yılları arasında alınan toplam borç, 238.597.462 altın lira olmasına rağmen Osmanlı Devleti'nin eline geçen miktar 129.980.220 altın lira idi.
Ancak geri ödeme 238.597.462 altın lira üzerinden yapıldığı gibi faiz de bu miktar üzerinden işliyordu. Osmanlı'nın girmiş olduğu bu borç ilişkisi dünya tarihinin en kötü borç ilişkisi olarak gösterilmektedir. Osmanlı Devleti 1854'ten yıkılışına kadar 41 kez borçlanma yaparak toplam 347.372.040 altın lira borç altına girmiş ama eline geçen miktar sadece 222.754.219 altın lira olmuştur.
Nitekim Osmanlı Devleti yıkıldığında Türkiye'ye miras olarak 107 milyon liralık borç bırakmıştır.
Söz konusu borç düzenli taksitler halinde Cumhuriyet yönetimince ödenmiş ve 1954 yılında son taksit ödenerek kapatılmıştır.
Osmanlı'nın içine girdiği borç sarmalı öyle içinden çıkılmaz bir hal almıştı ki, alınan borçlar eski borçları ödemeye bile yetmemekteydi.
Alınan tüm borçların %44,56'sı eski borç ödemelerine harcanmıştır.
Bunun dışında %35,22'si emisyon ve komisyon giderlerine harcanmış sadece %7,59'u yatırım harcamalarına ayrılmıştır.
Yani Osmanlı Devleti aldığı borçları, üretimini arttırarak kendini bu borç sarmalından kurtarabilecek yatırımlara harcamıyordu ama diğer yandan Dolmabahçe gibi görkemli sarayların ve yeni camilerin yapımına devam ediyordu.
Sanırım bu sise bir şeyleri hatırlatmıştır!
Günden güne sömürgeleşmesine rağmen, bu yeni görkemli yapılar sayesinde devletin itibarının arttığı sanılıyordu.
Borç almak Osmanlı için artık bir alışkanlık haline gelmişti.
Öyle ki sadrazam Keçecizade Fuat Paşa açıkça "Bu devlet istikrazsız (borçsuz) yaşayamaz." demekteydi.
Mehmet Şimşek de bugün benzer bir politika gütmekte ve aslında aynı durum fiili olarak yaşanmaktadır.
Dünyada eşi görülmemiş şartlar sayesinde Osmanlı'ya borç vermenin çok karlı olması rahatça borç alınacak birilerini bulmayı kolaylaştırıyordu.
Örneğin bugün de yüzde 37 oranlarında seyreden politika faizi, yabancılar için hiçbir yerde görülemeyecek bir kazanç kapısıydı.
Dönemler farklı, yaşananlar aynıdır esasında.
Ancak bu "mutluluk zinciri" 1870'li yılların ortalarında çıkan küresel kriz ile son buldu.
Artık Osmanlı borç alacak birilerini bulamıyordu ve tüm ekonomisi aldığı borçlar üzerine kurulu olan devlet iflasa sürükleniyordu.
Zira 30 Ekim 1875 günü Sultan Abdülaziz, Ramazan Kararnamesi'ni açıkladı.
Bu kararname ile Osmanlı acze düştüğünü faizleri ve borçların yarısını ödeyemeyeceğini ilan ediyordu.
Bununla kalınmadı; 20 Aralık 1881 yılında da Sultan II. Abdülhamit devletin iflasını içeren Muharrem Kararnamesi'ni ilan etti.
Muharrem Kararnamesi bir iflas ilanıydı, Osmanlı Devleti iflas ettiğini tüm Dünya'ya ilan etmiş, adeta "benden bu kadar artık bana ne yapıyorsanız yapın" demişti.
Nitekim Avrupalı alacaklıların temsilcileriyle birlikte hazırlanan kararnameyle Osmanlı'dan alacağı olan devletlerin temsilcilerinden oluşturulacak Düyun-ı Umumiye İdaresi'nin kurulması ve Osmanlı'nın belli başlı gelir kalemlerine el koyması kabul edildi.
Böylece devletin bağımsızlığının simgesi olan vergi toplama hakkı uluslararası bir kuruma bırakılıyordu.
Osmanlı yönetiminin gelir ve harcamaları üzerinde bir karar alması da Düyun-ı Umumiye'nin onayına bağlıydı.
İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan'ın birer temsilcisi, Galatalı bankerlerin iki temsilcisi ve bir Osmanlı temsilcisinden oluşan Düyun-ı Umumiye yönetiminde Osmanlı temsilcisinin oy hakkı bulunmamaktaydı.
Yani Osmanlı ülkesinin ekonomik yönetimini uluslararası bir kuruma bırakmış oluyor ama kurumun yönetiminde bir oy hakkı bile elde edemiyordu.
Evet, tüm bunlar "Cihan Padişahı Ulu Hakan!" yönetiminde gerçekleşiyordu ve o "Cihan Padişahı Ulu Hakan"ın bütçesini dahi Avrupalı devletlerin oluşturduğu Düyun-ı Umumiye belirliyordu.
Sözde "Cihan'a hükmediyor" ama cebindeki paraya hükmedemiyordu! Mustafa Kemal ise daha yeni doğmuştu ve Lozan Antlaşması'na da 42 yıl vardı!
Hani bugün de "Dünya lideri" deniliyor ya bazıları için!
Düyun-ı Umumiye hemen tüm Osmanlı ülkesine yayılıp ekonomiyi ele geçirdi.
1912 yılına gelindiğinde Düyun-ı Umumiye'de çalışan 8931 memur bulunuyordu aynı yıl Osmanlı maliyesindeki memur sayısı ise 5472 idi.
Hayatta kalabilecek parayı kazanabilmek için ürününü Reji'den kaçırmaya çalışan köylüler, Reji'nin kolcuları tarafından avlandı.
20 bin civarında köylünün Reji kolcuları tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir.
Şu ana kadar bu konuyu tartışanı hiç gördünüz mü?
Ege yöresinde Halil Efe için söylenen Çökertme türküsündeki "Kolcular gelince Halil'im nerelere kaçalım.
Teslim olmayalım Halil'im aman kurşun saçalım." dizeleri işte bu halka kan kusturan Reji kolcularına karşı yazılmıştır.
Düyun-ı Umumiye, Lozan Antlaşması ile kaldırılmış, Tütün Rejisi ise 1925 yılında devletleştirilmiştir. T.C. İnhisarlar İdaresi'nin yani yeni adıyla TEKEL'in kuruluşunun 20. yılı anısına ürettiği sigara paketlerinin üzerine "Dünü Unutma Bugünü İyi Anlarsın" yazması Cumhuriyet'in ve o yenilgi denilen Lozan'ın bu halkı nasıl bir zulümden kurtardığını hatırlatması içindi.
Hüseyin Baş Bey'in dediği gibi:
"Cumhuriyet giderse, ne din kalır ne özgürlük."
Hacı Gaydan / diğer yazıları
- Ruhban okulu açılırsa, Lozan iptal olur! / 22.06.2026
- Merkez Bankası kime hizmet ediyor! / 18.06.2026
- ‘Cumhuriyet giderse, ne din kalır ne özgürlük’ / 17.06.2026
- Siyasetin filozofu / 16.06.2026
- Uyan Türkiye’m bölünüyorsun! / 12.06.2026
- Cumhuriyetin vidaları söküldü! / 11.06.2026
- AK Parti iktidar olursa faizi indirecek! / 08.06.2026
- Siyasetçilerin göremediği büyük fotoğraf / 04.06.2026
- Küresel müesses nizamcılar AK Parti ile yola devam diyor / 01.06.2026
- Bahçeli ve Öcalan ölürse ne olur? / 21.05.2026
- Merkez Bankası kime hizmet ediyor! / 18.06.2026
- ‘Cumhuriyet giderse, ne din kalır ne özgürlük’ / 17.06.2026
- Siyasetin filozofu / 16.06.2026
- Uyan Türkiye’m bölünüyorsun! / 12.06.2026
- Cumhuriyetin vidaları söküldü! / 11.06.2026
- AK Parti iktidar olursa faizi indirecek! / 08.06.2026
- Siyasetçilerin göremediği büyük fotoğraf / 04.06.2026
- Küresel müesses nizamcılar AK Parti ile yola devam diyor / 01.06.2026
- Bahçeli ve Öcalan ölürse ne olur? / 21.05.2026


























































