Hani derler ya, bir insan öleceğini hissedermiş diye.
Çok uzun yıllardır yapmakta olduğum habercilik ve yazarlık mesleğim ve mesaim dolayısıyla, çok sayıda ve değişik tarih kitapları okuma fırsatım oldu.
Gazeteciyim diyen herkesin, mutlaka Türk tarihini derinlemesine ve tüm boyutlarıyla araştırmış ve biliyor olması gerekir.
Yoksa neyi nasıl değerlendirecek ve hangi olayı geçmiş olayla mukayese edeceksiniz.
Sevgili okurlarım yukarıda aktardığım gibi, tıpkı bir insanın yaklaşan ölümünü hissetmesi gibi, bende bunca yıllık okumalarım ve merakım gereği yaşanan olayların arka planlarını öğrenmeye çalışan birisi olarak şöyle bir duyguya kapıldığımı, üzülerek itiraf etmek isterim.
Türkiye sanki federasyon sürecine girmiş gibi gözüküyor.
Ölümünden çok kısa önce Kenan Evren'in itiraf ettiği gibi:
"Şayet federasyon sistemine geçemezsek, Türkiye asla huzur bulamayacak. 10 -20 bilemedin 30 sene sonra Türkiye federasyona geçmek zorunda kalacaktır" demişti Kenan Evren.
Elbette ki bu günlere, dünden bugüne gelinmemiştir.
Bu sürecin temelleri, SEVR'de atılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu günden bu tarafa hiç bu kadar yıpratılmamış ve acı çekmemişti.
Sürecin 1950'lerden bu tarafa hız kazandığını ve o yıllardan bu güne deyin nelerin yaşandığını, somut bazı yaşanmış örnekler üzerinden giderek, birlikte anlamaya çalışalım.
1959 Eylül'ünde askeri ataşe olarak İngiltere'ye gönderilen Albay Sadi Koçaş, 1960 yılı başlarında İngilizlerce bir kongreye davet edilir.
Davetiyede, "Kürt Kongresi" yazılıdır.
"Bu ne cüret!" diye haykırır Koçaş;
"Dost gibi görünen İngiltere, nasıl olup da Londra'da bir 'Kürt Kongresi' toplayabilir!
Hangi cüretle bir Türk askeri ataşesini bu Kürt Kongresi'ne davet edebilir?" diye sert çıkışır.
Koçaş kongreye katılmaz ama, burada alınan kararları katılanlardan detaylı bir şekilde öğrenir.
Kongre'de alınan hain kararlar:
Kongre'de Irak, İran ve Türkiye'de yaşayan Kültlerin ilk adımda bağlı oldukları devletlerden ayrılmalarına, ikinci adımda kendi devletlerini kurmalarına karar veren İngiltere; Türkiye'den de, Irak ve İran'da ayaklandıracağı Kürtlere yardım ve yataklık yapmasını isteyecek kadarda küstahlaşır.
Koçaş, bu kongreden sonra İngiliz basınında:
"Türkiye'de Kürt Sorunu yoktur; Çünkü Türkiye'de Kürtler Cumhurbaşkanı bile olurlar," biçiminde yazılar çıkmasına şaşıyor.
Anlaşılan İngiltere bu gibi yayınlarla hem Türkiye'nin bu Kürt tasarısından kuşkulanmasını önleyip yardımını sağlamak, hem Irak ve İran'da Cumhurbaşkanı bile olamadıklarını o ülke Kürtlerine hatırlatmak suretiyle, ayrılıkçı duygularını körüklemeyi amaçlıyordu.
1965'te yapılan genel seçimi kazanan Süleyman Demirel ise Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz, Amerika'nın "Türk-Kürt Federasyonu" tasarısını önünde bulacaktı.
Demirel bu tasarıyı Genelkurmay'a bildirmişti.
İlginç bir şekilde bu tasarıyı irdeleyenler arasında konuyla ikinci kez karşılaşacak olan Sadi Koçaş da bulunacaktı.
Tasarıda; "Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini federe bir Cumhuriyet haline getirelim. Bunu da Türkiye'ye bağlayalım; hem de bu şekilde büyük toprak da kazanmış olursunuz" diyordu Amerika.
Türk-Kürt Federasyonu" tasarısının I965'te Türkiye tarafından Birleşmiş Milletler Antlaşmasına aykırı bulunarak reddedilmesi üzerine, Amerika: "Mademki Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın [ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı] ilkesi tasarımızın reddine gerekçe oluyor; öyleyse biz de bu ilkeyi halkların kendi kaderini tayin hakkı] diye değiştiririz, olur biter" demişti.
Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler, "ulusal egemenlik ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" yerine, "etnik halkların kendi kaderini tayin hakkı" ifadesini geçirerek, Amerikan isteklerine upuygun yeni bir sözleşme hazırlamıştı.
Örgüte üye ulus devletlerin etnik ve mezhep devletçiklerine ayrılması demek olan ve 10 yıl sonra 1976'da yürürlüğe gireceği maddesini de içeren bu sözleşme, üye ulus devletlerin onayına sunulmuştu.
Ve "Haydi bakalım," dediler Türkiye'ye, "Türk-Kürt Federasyonu tasarısını reddederken dayandığınız Birleşmiş Milletler ilkesini "ulus" yerine etnik "halklar" sözcüğünü koyarak değiştirdik.
Şimdi yepyeni bir Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ortaya koyduk.
Dolayısıyla tasarıyı reddedecek bahaneniz de kalmadı" dediler.
Birleşmiş Milletlerin 1966 Sözleşmesinde yer alan ve ulus devletleri aşiretlere, kabilelere, mezheplere, cemaatlere bölerek içten çökertmeye yönelik 'etnik halkların kendi kaderlerini tayin hakkı' ilkesi, 1975'te Helsinki Sonuç Bildirgesi'ne sokulmuştu.
Sonra bu karar, 1978'de Paris'te toplanan UNESCO Genel Konferans kararlarına da girdi ve aynı yıl buraya çok diiakt! Türkiye'de etnik ayırımcı terör örgütü PKK kurulmuştu.
Sizce bu tesadüf olabilir miydi?
Öte taraftan 1974 Kıbrıs Harekatı nedeniyle "askeri ambargo"ya uğrayan Türkiye, "Etnik Federasyoncu 1966 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"ni, yürürlüğe girdiği 1976'da imzalamadığından dolayı bir de "ekonomik ambargo"ya uğramıştı.
1979 yılında Başbakan Ecevit, "Tek odaklı yurt kardeşliğini bırakıp çok odaklı eyalet düzenine geçmedikçe, dışarıdan tek kuruş dahi kredi alınamayacağını" sessizce dile getirecekti.
12 Eylül 1980 yönetimince, kapalı kapılar ardında dış borcun önkoşulu olan çok-odaklı eyalet düzenine geçiş tasarıları hazırlanmış; eyalet tasarısı 1986'da TBMM'nde dahi görüşülmüştü.
Ancak dönemin ulus devlet refleksi devreye girmiş ve istenilen başarılamamıştı.
Tasarı 1992'de Dışişleri Bakanı'nca yeniden TBMM'ne sunulmuş ve fakat bir kere daha reddedilmişti.
1999'da Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, Türkiye'nin kredi alabilmesi için her şeyden önce "Etnik Federasyoncu BM Sözleşmesini imzalaması gerektiğini bildirmiş ve sonunda Türkiye'nin 34 yıllık direnci kırılmıştı.
Sözleşme, 15 Ağustos 2000 tarihinde Bakanlar Kurulu'nca kimselere duyurulmadan onaylanmış; BM temsilcimiz tarafından sessizce imzalanmıştı.
Yetmemiş; Kemal Derviş, Mart 2000'de Dünya Bankasından getirilip Devlet Bakanı yapılmış; derken dış borç alabilmenin önkoşulu olan "Etnik Federasyoncu Sözleşme" 4 Haziran 2003'de,TBMM'de görüşülüp kabul edilmişti.
Yani demem o ki, işin artık final kısmı kalmıştır.
Ben sadece tarihte yaşananları, yine tarihe not düşmek için aktardım.
Benim maksat ve amacım; Atatürk'ün bizlere emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve devrimlerini, kıyamet sabahına kadar yaşatabilecek kuvvet ve kudrette bir devlete sahip olmayı arzulamamdır.
Bu devlet zaafa uğrar ve zayıf düşerse, bir sabah kalktığınızda gördüklerinize sizde inanamazsınız!
Çok uzun yıllardır yapmakta olduğum habercilik ve yazarlık mesleğim ve mesaim dolayısıyla, çok sayıda ve değişik tarih kitapları okuma fırsatım oldu.
Gazeteciyim diyen herkesin, mutlaka Türk tarihini derinlemesine ve tüm boyutlarıyla araştırmış ve biliyor olması gerekir.
Yoksa neyi nasıl değerlendirecek ve hangi olayı geçmiş olayla mukayese edeceksiniz.
Sevgili okurlarım yukarıda aktardığım gibi, tıpkı bir insanın yaklaşan ölümünü hissetmesi gibi, bende bunca yıllık okumalarım ve merakım gereği yaşanan olayların arka planlarını öğrenmeye çalışan birisi olarak şöyle bir duyguya kapıldığımı, üzülerek itiraf etmek isterim.
Türkiye sanki federasyon sürecine girmiş gibi gözüküyor.
Ölümünden çok kısa önce Kenan Evren'in itiraf ettiği gibi:
"Şayet federasyon sistemine geçemezsek, Türkiye asla huzur bulamayacak. 10 -20 bilemedin 30 sene sonra Türkiye federasyona geçmek zorunda kalacaktır" demişti Kenan Evren.
Elbette ki bu günlere, dünden bugüne gelinmemiştir.
Bu sürecin temelleri, SEVR'de atılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu günden bu tarafa hiç bu kadar yıpratılmamış ve acı çekmemişti.
Sürecin 1950'lerden bu tarafa hız kazandığını ve o yıllardan bu güne deyin nelerin yaşandığını, somut bazı yaşanmış örnekler üzerinden giderek, birlikte anlamaya çalışalım.
1959 Eylül'ünde askeri ataşe olarak İngiltere'ye gönderilen Albay Sadi Koçaş, 1960 yılı başlarında İngilizlerce bir kongreye davet edilir.
Davetiyede, "Kürt Kongresi" yazılıdır.
"Bu ne cüret!" diye haykırır Koçaş;
"Dost gibi görünen İngiltere, nasıl olup da Londra'da bir 'Kürt Kongresi' toplayabilir!
Hangi cüretle bir Türk askeri ataşesini bu Kürt Kongresi'ne davet edebilir?" diye sert çıkışır.
Koçaş kongreye katılmaz ama, burada alınan kararları katılanlardan detaylı bir şekilde öğrenir.
Kongre'de alınan hain kararlar:
Kongre'de Irak, İran ve Türkiye'de yaşayan Kültlerin ilk adımda bağlı oldukları devletlerden ayrılmalarına, ikinci adımda kendi devletlerini kurmalarına karar veren İngiltere; Türkiye'den de, Irak ve İran'da ayaklandıracağı Kürtlere yardım ve yataklık yapmasını isteyecek kadarda küstahlaşır.
Koçaş, bu kongreden sonra İngiliz basınında:
"Türkiye'de Kürt Sorunu yoktur; Çünkü Türkiye'de Kürtler Cumhurbaşkanı bile olurlar," biçiminde yazılar çıkmasına şaşıyor.
Anlaşılan İngiltere bu gibi yayınlarla hem Türkiye'nin bu Kürt tasarısından kuşkulanmasını önleyip yardımını sağlamak, hem Irak ve İran'da Cumhurbaşkanı bile olamadıklarını o ülke Kürtlerine hatırlatmak suretiyle, ayrılıkçı duygularını körüklemeyi amaçlıyordu.
1965'te yapılan genel seçimi kazanan Süleyman Demirel ise Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz, Amerika'nın "Türk-Kürt Federasyonu" tasarısını önünde bulacaktı.
Demirel bu tasarıyı Genelkurmay'a bildirmişti.
İlginç bir şekilde bu tasarıyı irdeleyenler arasında konuyla ikinci kez karşılaşacak olan Sadi Koçaş da bulunacaktı.
Tasarıda; "Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini federe bir Cumhuriyet haline getirelim. Bunu da Türkiye'ye bağlayalım; hem de bu şekilde büyük toprak da kazanmış olursunuz" diyordu Amerika.
Türk-Kürt Federasyonu" tasarısının I965'te Türkiye tarafından Birleşmiş Milletler Antlaşmasına aykırı bulunarak reddedilmesi üzerine, Amerika: "Mademki Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın [ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı] ilkesi tasarımızın reddine gerekçe oluyor; öyleyse biz de bu ilkeyi halkların kendi kaderini tayin hakkı] diye değiştiririz, olur biter" demişti.
Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler, "ulusal egemenlik ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" yerine, "etnik halkların kendi kaderini tayin hakkı" ifadesini geçirerek, Amerikan isteklerine upuygun yeni bir sözleşme hazırlamıştı.
Örgüte üye ulus devletlerin etnik ve mezhep devletçiklerine ayrılması demek olan ve 10 yıl sonra 1976'da yürürlüğe gireceği maddesini de içeren bu sözleşme, üye ulus devletlerin onayına sunulmuştu.
Ve "Haydi bakalım," dediler Türkiye'ye, "Türk-Kürt Federasyonu tasarısını reddederken dayandığınız Birleşmiş Milletler ilkesini "ulus" yerine etnik "halklar" sözcüğünü koyarak değiştirdik.
Şimdi yepyeni bir Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ortaya koyduk.
Dolayısıyla tasarıyı reddedecek bahaneniz de kalmadı" dediler.
Birleşmiş Milletlerin 1966 Sözleşmesinde yer alan ve ulus devletleri aşiretlere, kabilelere, mezheplere, cemaatlere bölerek içten çökertmeye yönelik 'etnik halkların kendi kaderlerini tayin hakkı' ilkesi, 1975'te Helsinki Sonuç Bildirgesi'ne sokulmuştu.
Sonra bu karar, 1978'de Paris'te toplanan UNESCO Genel Konferans kararlarına da girdi ve aynı yıl buraya çok diiakt! Türkiye'de etnik ayırımcı terör örgütü PKK kurulmuştu.
Sizce bu tesadüf olabilir miydi?
Öte taraftan 1974 Kıbrıs Harekatı nedeniyle "askeri ambargo"ya uğrayan Türkiye, "Etnik Federasyoncu 1966 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"ni, yürürlüğe girdiği 1976'da imzalamadığından dolayı bir de "ekonomik ambargo"ya uğramıştı.
1979 yılında Başbakan Ecevit, "Tek odaklı yurt kardeşliğini bırakıp çok odaklı eyalet düzenine geçmedikçe, dışarıdan tek kuruş dahi kredi alınamayacağını" sessizce dile getirecekti.
12 Eylül 1980 yönetimince, kapalı kapılar ardında dış borcun önkoşulu olan çok-odaklı eyalet düzenine geçiş tasarıları hazırlanmış; eyalet tasarısı 1986'da TBMM'nde dahi görüşülmüştü.
Ancak dönemin ulus devlet refleksi devreye girmiş ve istenilen başarılamamıştı.
Tasarı 1992'de Dışişleri Bakanı'nca yeniden TBMM'ne sunulmuş ve fakat bir kere daha reddedilmişti.
1999'da Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, Türkiye'nin kredi alabilmesi için her şeyden önce "Etnik Federasyoncu BM Sözleşmesini imzalaması gerektiğini bildirmiş ve sonunda Türkiye'nin 34 yıllık direnci kırılmıştı.
Sözleşme, 15 Ağustos 2000 tarihinde Bakanlar Kurulu'nca kimselere duyurulmadan onaylanmış; BM temsilcimiz tarafından sessizce imzalanmıştı.
Yetmemiş; Kemal Derviş, Mart 2000'de Dünya Bankasından getirilip Devlet Bakanı yapılmış; derken dış borç alabilmenin önkoşulu olan "Etnik Federasyoncu Sözleşme" 4 Haziran 2003'de,TBMM'de görüşülüp kabul edilmişti.
Yani demem o ki, işin artık final kısmı kalmıştır.
Ben sadece tarihte yaşananları, yine tarihe not düşmek için aktardım.
Benim maksat ve amacım; Atatürk'ün bizlere emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve devrimlerini, kıyamet sabahına kadar yaşatabilecek kuvvet ve kudrette bir devlete sahip olmayı arzulamamdır.
Bu devlet zaafa uğrar ve zayıf düşerse, bir sabah kalktığınızda gördüklerinize sizde inanamazsınız!
Hacı Gaydan / diğer yazıları
- Federasyon ufukta değil, kapıda! / 14.08.2026
- Türkler Osmanlı'da hamaldı / 13.08.2026
- 10 Ağustos 1920 Sevr / 10 Ağustos 2026 çerçeve yasa / 12.08.2026
- Federasyonun fidesi dikiliyor! / 11.08.2026
- “Kürt sorunu” var diyenler iyi okusun! / 10.08.2026
- “Atatürk Kürtlere özerklik vermişti” iftirasını çürütüyoruz / 06.08.2026
- Lozan’da bilinmeyen gerçekler: Gizli madde yok, gizli oturum var / 04.08.2026
- Atatürk olsaydı madenler milletin olurdu / 03.08.2026
- Yeni Parti’ye hayati sorular / 24.07.2026
- ‘İslam ülkeleri’ kavramını reddediyorum! / 20.07.2026
- Türkler Osmanlı'da hamaldı / 13.08.2026
- 10 Ağustos 1920 Sevr / 10 Ağustos 2026 çerçeve yasa / 12.08.2026
- Federasyonun fidesi dikiliyor! / 11.08.2026
- “Kürt sorunu” var diyenler iyi okusun! / 10.08.2026
- “Atatürk Kürtlere özerklik vermişti” iftirasını çürütüyoruz / 06.08.2026
- Lozan’da bilinmeyen gerçekler: Gizli madde yok, gizli oturum var / 04.08.2026
- Atatürk olsaydı madenler milletin olurdu / 03.08.2026
- Yeni Parti’ye hayati sorular / 24.07.2026
- ‘İslam ülkeleri’ kavramını reddediyorum! / 20.07.2026


























































