logo
13 AĞUSTOS 2026

Türkler Osmanlı'da hamaldı

13.08.2026 00:00:00
 
En son söyleyeceğimi ilk başta ve tüm inancımla ifade etmek isterim.

Şayet Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Türk'ün yaşadığı bu coğrafya, kesin olarak Hristiyanlığın egemenliğine girecekti.

Nasıl ve neden mi?

Tarafsız gözle yazıyorum, lütfen tarafsız gözle okuyunuz.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında genel okur-yazar oranı oldukça düşüktü.

Tarihsel kaynaklar ve ilk nüfus sayımı verilerine dayanan genel kabul, okuma-yazma oranının erkeklerde yüzde 7, kadınlarda ise binde 4 civarında olduğunu göstermektedir.

Koca Osmanlı'da Türk, sadece askerlik hizmetlerini yerine getiren ve gayri Müslüm tebaanın ayak işlerini yapan hamal olarak görülüyordu.

Yeniden Osmanlıcılık rüyaları gören marjinal bir kesimin cehaletine ise, söyleyecek söz bulamıyorum.

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettiğinde, neden bu şehrin isminin halen daha Konstantinopolis olarak kalmaya devam ettiğini, iyi analiz etmek gerekir.

Ve asıl gerçek fethin Atatürk döneminde gerçekleştirildiğini ve bu tarihten sonra şehre İstanbul isminin konulduğunu, tüm yönleri ve boyutlarıyla çok iyi anlamak icap eder.

Abdülmecit ve oğlu Abdülaziz'in İngiliz Hristiyan GARTER tarikatına üye olduğunu ve nedenlerini, bu aşamadan sonra verilen sınırsız imtiyazların asıl gerekçelerini, satır satır incelemek gerekir.

Abdülhamit döneminde başlayan ve 42 yıllık esaret şeklinde devam eden ve fakat son anlaşmaların bittiği tarih itibariyle, 47 yıllık bir sürece yayılan Düyun-ı Umumiye döneminde resmen yok sayılan ev sahibi Türklerin, adeta hamal yerine konduğunu asla unutmamak lazımdır.

Abdülhamid devrinde Batılı konsoloslarının kendi bakanlıklarına gönderdiği ticari ve sosyal raporlarda, Türk halkının yoksullaşırken azınlıkların zenginleştiğini net bir dille itiraf etmiştir.

Bu tespiti içeren en meşhur elçilik ve konsolosluk raporlarından öne çıkanlar şunlardır:

1. İngiliz Konsolosluk Raporları (British Consular Reports)

Konsolos James Henry Skene'in 1860'larda, Londra'ya gönderdiği raporlarda, Müslüman Türklerin sürekli askerlik görevi nedeniyle tarlalarını bırakmak zorunda kaldığını, gayrimüslimlerin ise bedelli askerlik parası ödeyerek ticaret ve tarıma kesintisiz devam ettiğini belirtir.

Raporunda şu ifade yer alır:

"Hristiyan ve Yahudi tebaa hızla zenginleşirken, Müslüman Türk tebaa askeri yükümlülükler altında ezilmekte, nüfusları azalmakta ve ekonomik olarak gerilemektedir."

İzmir ve Selanik Konsolosluk Raporlarında ise, Bu liman kentlerindeki İngiliz konsolosları, ticari işletmelerin, gayrimenkullerin ve bankacılık faaliyetlerinin neredeyse %80-90 oranında Rum, Ermeni ve Yahudi tebaanın elinde olduğunu; Türklerin ise sadece düşük ücretli tarım işçiliği veya hamallık yapabildiğini rapor etmişlerdir.

2. Fransız Elçilik ve Ticaret Raporları

Fransız diplomatlar, Osmanlı Devleti'nde sermaye birikiminin tamamen azınlıkların elinde toplandığını vurgular.

Raporlarda, Türklerin ticarete yatkın olmamasından ziyade, kapitülasyonlar sayesinde Avrupa devletlerinin himayesine giren azınlıkların, vergi avantajlarıyla Türkleri piyasadan tamamen sildiği aktarılır.

3. ABD Elçilik Raporları ve Misyoner Kayıtları

ABD'nin İstanbul Büyükelçileri ve Anadolu'ya yayılan Amerikan misyonerleri, Anadolu halkının sosyo-ekonomik yapısını çok detaylı incelemiştir:

ABD'li diplomatlar ve konsolosluk çalışanları, Anadolu'daki büyük ve görkemli taş evlerin, modern okulların, hastanelerin ve ticarethanelerin ezici bir çoğunlukla Ermeni ve Rumlara ait olduğunu; Türklerin ise kerpiç evlerde, çok daha ilkel şartlarda yaşadığını resmi yazışmalarında belgelemişlerdir.

Misyoner raporlarında, gayrimüslim okullarının (Robert Kolej, Merzifon Amerikan Koleji vb.) azınlık çocuklarını Batı standartlarında eğittiği, buna karşılık Türk çocuklarının eğitim imkanlarının çok kısıtlı kaldığı ve bu durumun azınlıklara muazzam bir "entelektüel ve bürokratik üstünlük" sağladığı yazılmıştır.


Raporlarda öne çıkan nedenler


Bu elçilik raporlarının tamamı, azınlıkların Türklerden daha iyi konumda olmasını temelde 3 ana sebebe bağlar:

Türkler cephelerde hayatını kaybederken veya en verimli yaşlarını (bazen 10-12 yıl) askerlikte geçirirken; azınlıklar genç yaşta ticarete atılıyor, iş kuruyor ve aile kurabiliyordu.

Azınlık tüccarlar, Avrupalı elçiliklerden aldıkları "beratlar" sayesinde Osmanlı devletine değil, kapitülasyonlar uyarınca Avrupa devletlerine vergi ödüyorlardı ve bu vergi, oranların Türklerin ödediğinden çok daha düşüktü.

Herhangi bir ticari anlaşmazlıkta azınlıklar, arkalarındaki Batılı elçiliklerin gücü sayesinde Osmanlı mahkemelerinde Türk rakiplerine karşı ezici bir üstünlük sağlıyorlardı.

Trabzon ve Erzurum'da bulunan İngiliz Konsoloslarının aktardığı raporlar, izaha çalıştığımız raporlardan çok daha vahimdir.

İngiliz ve Fransızlar, Lozan'da yapılan 17 gizli oturumda aynı imtiyazların elde edilmesi için Türk delegasyon heyetine, 116 sayfa tutanaktan oluşan taleplerde bulunmuşlardı.

Bu taleplerin en temel belirleyici özelliği ise, Osmanlı sisteminin aynen devam ettirilmesinin dayatılması şeklindeydi.

Oysa eşsiz önderimiz yüce Atatürk, Lozan'da vuku bulacak bu tabloyu öngörmüş ve gönderdiği heyete sıkı nasihatlerde bulunmuştu.

Atatürk gönderdiği heyete; "Türkiye'de Müslüman azınlık yoktur, azınlıklar sadece gayri Müslümlerdir. Onların bağlı olacağı hukuk ile Müslüman halkın bağlı kalacağı hukuk, aynı olacaktır. Türkiye artık laik bir ülke ve Cumhuriyet rejimi ile idare olunacak bir ülkedir. Çoklu hukuk değil, tek bir hukuk geçerli olacaktır" şeklinde olağanüstü öngörüsü ile İngiliz ve Fransızları adeta çılgına çevirmişti.

Lozan'da elde edilen belki de en büyük zafer, Atatürk'ün bu olağanüstü öngörüsü ile bize dayatılan Osmanlı çok hukuklu sistemin reddiyesi olmuştur.

Çünkü Atatürk; Osmanlı sistemi ve çok hukuklu rejimin ulus devlet yapısının tasfiyesi anlamına geleceğini ve asıl arzulanan şeyin ise, azınlıklara tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi, devlet içinde devlet olma fırsatının verilmesi olduğunu çok iyi biliyordu.

İşte bugün küresel emperyalizmin ülkemize doluşturduğu ajanların en çok kullandığı ifade, "Türkiye yeniden Osmanlı sistemine geçmelidir" sözü olmaktadır.

Bunu bizim siyasetçilerimizin dillendirmesi gibi büyük bir garabet olamaz, olmamalı.

Bu türden açıklamaları, terörist başı Öcalan ile aynı ton ve dozda kullanan Tom Barrac'ın olması ise, sanırım içine çekilmeye çalışıldığımız büyük tuzağı ifşa yetmek için yeterlidir.

Tüm bu yönleri bakımında Atatürk Cumhuriyeti, kesin bir mucizedir.

Şayet Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dahi Türk milletinin bağrından çıkmamış olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulamayacak ve bu coğrafya, kesin olarak Hristiyanların egemenliği altına girecekti.

Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet.
 
Hacı Gaydan / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.