Fiyat istikrarını sağlamak, hükümetin sık sık söylediği, son zamanlarda da daha sık vurgu yaptığı bir hedef. Kulağa da baya hoş geliyor.
Tabii ki fiyat istikrarını sağlamanın iki yöntemi var:
Birincisi, emek ve üretim karşılığı kendi paramız devreye konulur, bu para sıfır faizli kredilerle üreticilere proje mukabili verilir, yerli madencilik ve enerji üretimi devreye konularak üreticilere yerli hammadde ve enerji en uygun bir şekilde sunulur, yerli petrol kaynakları millet yararına devreye konularak uygun fiyata mazot sunulur, nakliye maliyetleri minimuma indirilir ve de üretim-tüketim dengesi sağlanarak enflasyon sorunundan tamamen kurtulunur böylece fiyat istikrarı doğal olarak sağlanır.
Bu yöntem, BTP'nin parti programında olan Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli'nin yöntemidir. Kalıcı bir fiyat istikrarı ancak bu yöntemle sağlanabilir.
İkinci yöntem ise, Mehmet Şimşekli ekonomi yönetiminin şu an uygulamaya çalıştığı. Nedir o? Vatandaşların, şirketlerin kafasını gövdesini yararak, kolunu, bacağını kırarak, baskılama yöntemiyle, zorla, kemer sıkarak fiyat istikrarı elde etmek. Buna da ne kadar istikrar denilebilir ya da böyle bir yöntemin kime ne faydası var merak konusu…
Merkez Bankası önceki gün politika faizini 500 baz puan artırarak yüzde 25'ten yüzde 30'a çıkardı. Bu faiz artışı sonrası açıklama yapan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya paylaşımında, "Fiyat istikrarını sağlamak en önemli önceliğimizdir" ifadelerini kullandı.
Fiyat istikrarı için faiz artırılıyor! Halbuki faizdeki artış, üretim için finans maliyetindeki artış demektir, enflasyon demektir, fiyat istikrarsızlığı demektir, vatandaşın alım gücünün düşmesi, gelir adaletsizliği demektir.
Fiyat istikrarının temel sebeplerinden olan faizi artırarak, fiyat istikrarının sağlanacağını zannediyor, Sayın Şimşek…
Ama şunu da ifade edelim; Türkiye'de bir yaşanan enflasyon var, bir de açıklanan enflasyon var. Yaşanan enflasyon ne kadar yüksek olursa olsun, hazırlanan enflasyon sepetiyle açıklanan enflasyon oldukça düşük olabiliyor.
Örneğin, TÜİK ağustos ayı enflasyonunu yüzde 58,94 açıklarken, akademisyenlerin oluşturduğu ENAG, 128,05 olarak açıkladı.
Aynı piyasada ölçülen enflasyon rakamlarında yüzde 100'den fazla fark var.
Birleşik Kamu İş Sendikası da eylül ayı için yaptığı Halkın Enflasyonu çalışmasında yıllık enflasyonun yüzde 107,1 olduğunu belirtti. Araştırmaya göre son 3 ayda gıda fiyatları yüzde 30 oranında arttı. Gıda fiyatları 2023'ün ilk 9 ayında ise yüzde 70 oranında arttı.
Ülkemizde enflasyonu artıracak olan faiz artışları, dolar kuru artışları, mazot zamları, hammadde ve enerji zamları havalarda uçuşuyor ama ekonomi yönetimi enflasyonu tek haneye düşüreceğinden bahsediyor.
Zaten vatandaşların maruz kaldığı enflasyonla, açıklanan resmi enflasyon arasında makas ciddi bir oranda açıldı. Anladığımız kadarıyla bundan sonraki süreçte maliyetlerden kaynaklı gerçek enflasyon arttıkça artarken, resmi enflasyon düşmeye devam edecek ve bu aradaki makasa daha da açılacak.
Bu ne demek, maaşlara daha az zam demek, vatandaşların alım gücünün daha da erimesi demek, bugün 41 bin lirayı aşmış olan yoksulluk sınırına ulaşmak imkansız hale geldi, enflasyon tek haneye düştüğünde ailelerin gelirinin açlık sınırına ulaşması da imkansız hale gelecek.
Hükümet, ülkemize yabancı sermaye çekmek bahanesiyle, vatandaşlarımızın emeğini ve alın terini yok pahasına pazarlıyor. Görünen köy bu.
Şunu unutmayalım ki, ucuz iş gücü demek, modern kölelik demektir.
Çin, 2008 yılında Batının fasonculuğunu yapma anlayışını, ucuz iş gücü mantığını ayaklarının altına aldı, bu modeli reddetti, terk etti ve Milli Ekonomi Modeli'ni uygulayarak, kendi insanın emek ve alın terinin karşılığını, hak ettiğini vermeye başladı.
Biz ise Çin'in ayağının altına aldığı, terk ettiği bu sömürü modeline sanki bir can simidiymiş gibi sarılıyoruz.
Siyasilerimizin ikbali ve koltuğu uğruna ortaya konulan bu icraatlar, ülkemizin ve milletimizin geleceğini daha da zifiri karanlık bir tabloya doğru itiyor.
Doğru çözüm belli, adres belli, artık doğru tercihlerde bulunmalıyız.
- Siyasetin yaşlı prangaları ve 38 yaşındaki devrim / 21.05.2026
- Sorun anayasa değil, anayasanın uygulanmaması / 20.05.2026
- 19 Mayıs ruhu bize çaresizliği değil, çare üretmeyi emreder / 19.05.2026
- Trump’ın Çin ziyareti ve küresel güç savaşının perde arkası / 18.05.2026
- BAE üzerinden kurulan İsrail tuzağı / 17.05.2026
- Kâr hırsının karanlığında sönen 301 can / 16.05.2026
- Mutlak butlan, güç hukuku ve toplumsal muhalefet / 15.05.2026
- Vergi kıskacındaki Türkiye ve özelleştirme masalı / 14.05.2026
- Heybeliada Ruhban Okulu ve "ekümenik" kuşatma / 13.05.2026


























































