Orta Doğu, tarihin en karmaşık ve çelişkili dönemlerinden birini yaşıyor.
Savaşın tam ortasında ilan edilen "sözde ateşkesler", cephedeki silah seslerini susturmaya yetmediği gibi, küresel aktörlerin diplomatik birer illüzyonundan öteye geçemiyor.
"Ateşkes var ama çatışmalar da sürüyor" şeklindeki absürt resmi açıklamalar, aslında bölgede kalıcı bir barışın değil, daha büyük ve kapsamlı bir bölgesel savaşın hazırlığı yapıldığını gözler önüne seriyor.
28 Şubat'ta fitili ateşlenen Amerika-İsrail merkezli saldırı dalgası, sadece Gazze veya Lübnan hattıyla sınırlı kalmayıp, Körfez'in derinliklerine uzanan yeni bir cephenin taşlarını döşüyor.
Bu yeni denklemin en merkezinde, takındığı radikal tutumla dikkat çeken Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer alıyor.
"Siyonist rejim" suçlaması ve iki yüzlü diplomasi
Savaşın başlangıcından bu yana Katar'ın geri adım attığı, Kuveyt'in temkinli bir duruş sergilediği ve hatta bölgenin hamisi konumundaki Suudi Arabistan'ın bile mesafesini koruduğu bir ortamda, Birleşik Arap Emirlikleri adeta savaşın doğrudan bir parçası gibi hareket etti.
BAE, topraklarındaki Amerikan üslerini İsrail ve ABD operasyonlarına açmakla kalmadı, İran'a yönelik hava saldırılarında kendi uçaklarını ve askeri imkanlarını da bu ittifakın emrine sundu.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı'nın, "İstihbaratımızın savaşın başında söylediğini bugün kendileri itiraf ediyorlar" diyerek BAE'yi doğrudan "Siyonist bir rejim" olarak nitelendirmesi, bölgedeki diplomatik köprülerin tamamen atıldığının en net göstergesidir.
Bu sürecin en çarpıcı kırılma noktası ise BAE ile İsrail arasındaki gizli-açık ilişkilerin ifşa olmasıyla yaşandı.
İsrail Başbakanlık Ofisi'nin, Netanyahu'nun savaşın başında BAE'ye gizli bir ziyaret gerçekleştirdiğini resmi olarak duyurması, Abu Dabi yönetimini büyük bir zan altında bıraktı.
BAE her ne kadar bu ziyareti resmi bir dille yalanlasa da hemen ardından gelen "Abraham Anlaşmaları kapsamında gizli değil, resmi ve açık bir diyaloğumuz var" açıklaması, tam bir diplomatik ironiyi barındırıyor.
Hem inkar eden hem de kurulan ittifakı meşrulaştırmaya çalışan bu iki yüzlü tutum, BAE'nin askeri olarak da İsrail'e göbekten bağlandığı gerçeğini gizlemeye yetmiyor.
Nitekim ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin de doğruladığı üzere, BAE topraklarına sadece İsrail'in Demir Kubbe bataryaları yerleştirilmedi; bu bataryaları işletmek üzere İsrail askerleri de doğrudan Körfez'e konuşlandırıldı.
Artık BAE, sadece lojistik bir üs değil, İsrail postallarının çiğnediği doğrudan bir cephe ülkesi konumunda.
BRICS'e kurulan komplo: Ekonomik ittifakı savaşla parçalamak
Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, yaşanan bu gerilimin arkasında çok daha büyük bir küresel hesap yatmaktadır.
Bu hesabın adı, Batı hegemonyasına karşı yükselen bir güç olan BRICS'tir.
Bilindiği üzere BRICS, beş ortakla başladığı yolculuğuna genişleme hamleleriyle devam etmiş ve üye sayısını ona çıkarmıştı. Bu genişleme dalgasının en kritik halkalarını ise aynı coğrafyayı paylaşan İran, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri oluşturuyordu.
Bölge ülkelerini ticari, ekonomik ve jeopolitik olarak aynı masa etrafında toplayan, dolar egemenliğine meydan okuma potansiyeli taşıyan bu birliktelik, Washington ve Tel Aviv'in radarına takılmakta gecikmedi.
İsrail ve ABD ikilisinin BAE üzerinden yürüttüğü strateji, aslında BRICS'in bölgedeki varlığını içeriden çökertme hamlesidir.
BAE'nin, ısrarla bir çatışma zeminine çekilmesi, aynı ekonomik birliğin üyelerini birbirine kırdırma planının bir parçasıdır.
Burada BAE'nin tamamen kendi iradesiyle mi hareket ettiği, yoksa arkadan "iteklenerek" mi bu pozisyona getirildiği sorusu hayati önem taşıyor.
Netanyahu'nun ziyaretinin BAE'nin rızası dışında İsrail tarafından basına servis edilmesi, Abu Dabi'nin bu oyunda bir aktörden ziyade bir "piyon" olarak ileri sürüldüğünü kanıtlıyor.
Batı, BRICS'in Orta Doğu'daki ekonomik entegrasyonunu, Körfez'e ekeceği fitne tohumlarıyla ve yapay bir Şii-Sünni düşmanlığıyla baltalamak istiyor.
İsrail'in bölgesel savaş planı ve yeni vekalet tuzakları
Sürecin nihai hedefi, İsrail'in içine düştüğü bataklıktan kurtulabilmesi için savaşı tüm bölgeye yayma stratejisidir.
ABD, bu uzun soluklu savaştan hem ekonomik hem de askeri olarak ciddi zararlar gördü ve kamuoyu baskısı nedeniyle bölgedeki doğrudan askeri varlığını kademeli olarak geri çekmek istiyor.
Ancak Washington sahayı boş bırakırken, arkasında kendi çıkarlarını koruyacak ve İsrail'i kollayacak bir yapı bırakmayı hedefliyor.
İşte tam bu noktada, İsrail'in kurguladığı "vekalet savaşı" modeli devreye giriyor.
İsrail, BAE'yi ve peşinden sürüklemek istediği diğer Körfez ülkelerini İran ile doğrudan bir sıcak çatışmanın içine sokarak üzerindeki askeri yükü hafifletmeyi amaçlıyor.
Planlanan senaryo, 1980'lerde yaşanan ve bölgeyi felakete sürükleyen İran-Irak Savaşı'nın bir benzeridir.
Eğer BAE ve Körfez bloku İran ile açık bir savaşa ikna edilirse veya buna zorlanırsa, İsrail ve Amerika cephe gerisine çekilecek; sadece mühimmat, istihbarat ve lojistik destek sağlayan "görünmez el" konumuna gelecektir.
Bu kirli senaryo, hem İsrail'i bölgesel yalnızlığından kurtaracak hem de Müslüman coğrafyanın kaynaklarının yeni bir kardeş kavgasında tüketilmesine yol açacaktır.
BAE'nin bu tehlikeli oyundaki gönüllü veya zoraki rolü, sadece kendi geleceğini değil, tüm Orta Doğu'nun kaderini karanlık bir belirsizliğe doğru sürüklemektedir.
- İlahi hitabın tecelli ettiği gün Gadir-i Hum / 05.06.2026
- Devlet aklı mı, siyaset skandalı mı? / 04.06.2026
- CFR’nin itirafı ve doların saltanatını yıkan milli paralar / 03.06.2026
- Türkiye büyüdü(!), vatandaşın payına “açlık” düştü / 02.06.2026
- İran ile müzakereler Trump'ın yine oyalama taktiği mi? / 01.06.2026
- ABD’nin güç daralması karşısında Çin’in yeni çekim merkezi / 31.05.2026
- Tencerenin sesi, koltuğun gürültüsünü yenecek mi? / 27.05.2026
- Trump’tan İran'la anlaşma bahanesiyle Abraham Anlaşması dayatması! / 26.05.2026
- Yaşlanan Türkiye, eriyen gelecek / 25.05.2026

























































