İnsan kötülük yaparken nefsine yenildiğini çoğu zaman fark edebilir. Fakat asıl tehlike, iyilik yaptığını düşünürken nefsine yenilmesidir. Çünkü kötülüğün yanlışlığı zaman zaman vicdanı rahatsız eder; iyilik ise insana kendisini haklı, üstün ve ayrıcalıklı görme fırsatı da verebilir.
Bir insan yardım eder, fakat karşılığında takdir bekler. İlim öğrenir, fakat bilgisini başkalarını küçümsemek için kullanır. İbadet eder, fakat ibadetini kendisini diğer insanlardan üstün görmenin sebebi hâline getirir. Böylece görünüşte güzel olan bir davranış, niyetin bozulmasıyla insanın manevi gelişimine engel olabilir.
İyiliğin değeri yalnızca yapılan işte değil, o işi yaptıran niyette de saklıdır.
Kur'an-ı Kerim, insanın yaptığı iyilikleri başa kakmasını ve incitici davranışlarla değersizleştirmesini yasaklar:
"Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın." (Bakara, 2/264)
Bu ayet, iyiliğin yalnızca dışarıdan görünen yönünün yeterli olmadığını gösterir. Yardım etmek kadar yardım edilen insanın onurunu korumak da önemlidir. Bir insanın ihtiyacını gidermek, ardından bu iyiliği sürekli hatırlatarak onu kendisine borçlu hissettirmek, yapılan yardımın ruhuna zarar verir.
İyilik, insanı büyütmek için değil, iyilik yapanın nefsini büyütmek için kullanılmaya başlandığında maksadından uzaklaşır.
Hazreti Ali'nin (a.s.) hikmet geleneğinde de insanın kendi nefsini tanıması ve kusurlarını görmesi önemli bir yer tutar. Çünkü kendi eksikliğini görmeyen insan, yaptığı güzel işleri kolayca bir üstünlük ölçüsüne dönüştürebilir. Oysa insanın başkasına faydalı olması, kendisini başkasından daha değerli sayması için bir gerekçe değildir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın insanı merkeze alan düşüncesi de burada önemli bir ölçü sunar. İnsana değer vermek, onun yalnızca maddi ihtiyacını karşılamakla sınırlı değildir; onurunu korumayı, gönlünü incitmemeyi ve insanlık değerini gözetmeyi de gerektirir. Gerçek hizmet, insanı kendimize bağımlı kılmak değil, ona insan olduğu için değer vermektir.
Bu ölçü, ibadet hayatımız için de geçerlidir. İbadet insanı tevazuya, merhamete ve adalete yaklaştırmalıdır. İbadet ettiği için başkalarını küçümseyen, kendi kusurlarını görmezden gelip başkalarının eksiklerini büyüten bir insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Yaptığım ibadet beni daha iyi bir insan hâline getiriyor mu?
Elbette insanın yaptığı iyilikten dolayı sevinmesi veya güzel bir davranışının takdir edilmesinden memnun olması tek başına kötü değildir. Asıl mesele, iyiliği takdir görmek için yapmak ve takdir görmediğinde iyilikten vazgeçmektir. Samimiyet, insanların görüp görmemesine bağlı kalmadan doğru olanı yapabilmektir.
İnsan zaman zaman kendisini hesaba çekmelidir: Birine yardım ederken gerçekten onun iyiliğini mi istiyorum, yoksa kendimi iyi hissetmeye mi çalışıyorum? Bilgimi paylaşırken hakikate hizmet mi ediyorum, yoksa üstünlüğümü mü kanıtlıyorum? İbadetim beni tevazuya mı götürüyor, yoksa başkalarını yargılamaya mı?
Çünkü nefis, insanı yalnızca kötülükle değil, yaptığı iyilikleri kendisine paye hâline getirerek de aldatabilir. Bu sebeple iyiliği korumak kadar, iyiliğin içinde gizlenebilen kibirden de korunmak gerekir.
Gerçek iyilik, karşısındakinin hayatına dokunurken kendi nefsini büyütmemektir. İnsan yaptığı iyilikle başkasını minnet altında bırakmamalı; önce kendi nefsini terbiye etmelidir.
Bir insan yardım eder, fakat karşılığında takdir bekler. İlim öğrenir, fakat bilgisini başkalarını küçümsemek için kullanır. İbadet eder, fakat ibadetini kendisini diğer insanlardan üstün görmenin sebebi hâline getirir. Böylece görünüşte güzel olan bir davranış, niyetin bozulmasıyla insanın manevi gelişimine engel olabilir.
İyiliğin değeri yalnızca yapılan işte değil, o işi yaptıran niyette de saklıdır.
Kur'an-ı Kerim, insanın yaptığı iyilikleri başa kakmasını ve incitici davranışlarla değersizleştirmesini yasaklar:
"Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın." (Bakara, 2/264)
Bu ayet, iyiliğin yalnızca dışarıdan görünen yönünün yeterli olmadığını gösterir. Yardım etmek kadar yardım edilen insanın onurunu korumak da önemlidir. Bir insanın ihtiyacını gidermek, ardından bu iyiliği sürekli hatırlatarak onu kendisine borçlu hissettirmek, yapılan yardımın ruhuna zarar verir.
İyilik, insanı büyütmek için değil, iyilik yapanın nefsini büyütmek için kullanılmaya başlandığında maksadından uzaklaşır.
Hazreti Ali'nin (a.s.) hikmet geleneğinde de insanın kendi nefsini tanıması ve kusurlarını görmesi önemli bir yer tutar. Çünkü kendi eksikliğini görmeyen insan, yaptığı güzel işleri kolayca bir üstünlük ölçüsüne dönüştürebilir. Oysa insanın başkasına faydalı olması, kendisini başkasından daha değerli sayması için bir gerekçe değildir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın insanı merkeze alan düşüncesi de burada önemli bir ölçü sunar. İnsana değer vermek, onun yalnızca maddi ihtiyacını karşılamakla sınırlı değildir; onurunu korumayı, gönlünü incitmemeyi ve insanlık değerini gözetmeyi de gerektirir. Gerçek hizmet, insanı kendimize bağımlı kılmak değil, ona insan olduğu için değer vermektir.
Bu ölçü, ibadet hayatımız için de geçerlidir. İbadet insanı tevazuya, merhamete ve adalete yaklaştırmalıdır. İbadet ettiği için başkalarını küçümseyen, kendi kusurlarını görmezden gelip başkalarının eksiklerini büyüten bir insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Yaptığım ibadet beni daha iyi bir insan hâline getiriyor mu?
Elbette insanın yaptığı iyilikten dolayı sevinmesi veya güzel bir davranışının takdir edilmesinden memnun olması tek başına kötü değildir. Asıl mesele, iyiliği takdir görmek için yapmak ve takdir görmediğinde iyilikten vazgeçmektir. Samimiyet, insanların görüp görmemesine bağlı kalmadan doğru olanı yapabilmektir.
İnsan zaman zaman kendisini hesaba çekmelidir: Birine yardım ederken gerçekten onun iyiliğini mi istiyorum, yoksa kendimi iyi hissetmeye mi çalışıyorum? Bilgimi paylaşırken hakikate hizmet mi ediyorum, yoksa üstünlüğümü mü kanıtlıyorum? İbadetim beni tevazuya mı götürüyor, yoksa başkalarını yargılamaya mı?
Çünkü nefis, insanı yalnızca kötülükle değil, yaptığı iyilikleri kendisine paye hâline getirerek de aldatabilir. Bu sebeple iyiliği korumak kadar, iyiliğin içinde gizlenebilen kibirden de korunmak gerekir.
Gerçek iyilik, karşısındakinin hayatına dokunurken kendi nefsini büyütmemektir. İnsan yaptığı iyilikle başkasını minnet altında bırakmamalı; önce kendi nefsini terbiye etmelidir.
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- İyilik yaparken nefsine yenilmek / 16.10.2026
- Nefsin en tehlikeli oyunu / 15.10.2026
- Kibir, hakikatin önüne geçer / 14.10.2026
- Nefsin tuzaklarından biri de kendini beğenmektir / 13.10.2026
- Oldum diyen insan azarmış / 12.10.2026
- Nefis insanı nasıl aldatır? / 11.10.2026
- Nefis neden doymuyor? / 10.10.2026
- Nefsin yeni oyuncakları / 09.10.2026
- Asıl mesele insan / 08.10.2026
- Zenginlik nedir? / 06.10.2026
- Nefsin en tehlikeli oyunu / 15.10.2026
- Kibir, hakikatin önüne geçer / 14.10.2026
- Nefsin tuzaklarından biri de kendini beğenmektir / 13.10.2026
- Oldum diyen insan azarmış / 12.10.2026
- Nefis insanı nasıl aldatır? / 11.10.2026
- Nefis neden doymuyor? / 10.10.2026
- Nefsin yeni oyuncakları / 09.10.2026
- Asıl mesele insan / 08.10.2026
- Zenginlik nedir? / 06.10.2026






















































