17 Mayıs'ta bu köşede, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında gelişen savunma iş birliğinin Türkiye'yi de içine alabilecek daha geniş bir güvenlik platformuna dönüşebileceğini yazmıştım. O gün henüz ortada böyle bir anlaşma yoktu. Bugün ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke'de ortak savunma anlaşmasına imza attı. Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi ise üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılması. 17 Mayıs'ta ortaya koyduğumuz ihtimal, bugün somut bir anlaşmaya dönüşmüş durumda.
17 Mayıs'taki yazımda asıl sorunun yeni bir ittifakın kurulup kurulmayacağından çok, böyle bir yapının kriz anında gerçekten çalışıp çalışmayacağı olduğunu savunmuştum. Bugün bu soru daha da önemli. Çünkü Ankara, Riyad ve İslamabad yalnızca siyasi yakınlıklarını ilan etmedi; birbirlerinin güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir savunma mekanizmasının temelini attı. Fakat anlaşmanın imzalanmış olması, onun nasıl işleyeceği sorusunu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, asıl tartışma şimdi başlıyor.
Anlaşmanın zamanlaması da çok şey anlatıyor. Bölgedeki güvenlik gerilimlerinin arttığı, Suudi Arabistan'a yönelik füze ve insansız hava aracı tehditlerinin yeniden gündeme geldiği bir dönemde Riyad'ın güvenlik hesabını yeniden yapması dikkat çekiyor. Körfez'deki enerji taşımacılığı ve bölgesel istikrar üzerindeki riskler de bu hesabın önemli parçaları. Üçlü savunma anlaşmasının daha önceki savunma iş birliklerinin üzerine inşa edildiği görülüyor. Mekke'deki imza bu nedenle yalnızca diplomatik bir takvimin sonucu değil; değişen güvenlik ortamına verilen siyasi bir cevap olarak da okunmalı.
İşte tam bu noktada anlaşmanın en zor sınavı ve en büyük paradoksu ortaya çıkıyor: Olası bir krizde, örneğin İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırısı gerçekleştiğinde Türkiye ne yapacak? Türkiye, Suudi Arabistan'ı savunmak için İran'la savaşmak zorunda kalır mı?
Cevap şimdilik hayır, otomatik olarak değil. Anlaşmadaki karşılıklı savunma ilkesi, ilk bakışta NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor. Ancak bu benzetme, Türkiye'nin her durumda otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Üstelik anlaşmanın kamuoyuna yansıyan ayrıntıları, böyle bir durumda hangi ülkenin ne ölçüde ve hangi yöntemle askeri karşılık vermek zorunda olduğunu henüz bütün ayrıntılarıyla ortaya koymuyor. Bu nedenle anlaşmayı doğrudan NATO'nun 5. maddesiyle eşitlemek doğru olmaz.
Ankara öteden beri İran'la doğrudan bir askeri çatışmaya girmekten kaçınan; sınır güvenliğini, enerjiyi, ticareti ve bölgesel dengeleri gözeten bir politika yürütüyor. Dolayısıyla Ankara'nın önüne böyle bir kriz geldiğinde doğrudan askeri müdahale yerine istihbarat, lojistik, hava savunması ve diğer savunma destekleriyle sınırlı bir karşılık verme seçenekleri gündeme gelebilir. Buradaki temel mesele, anlaşmanın Türkiye'ye hangi yükümlülüğü getirdiğinden çok, Ankara'nın bu yükümlülüğü kendi güvenlik ve dış politika öncelikleriyle nasıl bağdaştıracağı olacaktır.
Fakat asıl mesele şu: Anlaşma Türkiye'yi sıcak bir savaşa girmekten korusa bile, üzerindeki ağır siyasi baskıdan kurtarmıyor. İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik olası bir saldırısı durumunda Ankara'nın önüne sadece askeri değil, yakıcı bir diplomatik soru konulacak: "Saldırı üç ülkenin tamamına yapılmış sayılıyorsa Türkiye nerede duruyor?" Mekke Anlaşması Türkiye'ye yeni bir güvenlik ve etki alanı açıyor; fakat aynı zamanda Ankara'nın İran'la çatışmadan kaçınma stratejisini tarihinin en zor sınavıyla yüzleştiriyor.
Suudi Arabistan'ın hesabını da bu çerçevede görmek gerekiyor. Riyad'ın güvenlik politikasında ABD ile ilişkiler ve Amerikan savunma sistemleri hala önemli bir yer tutuyor. Ancak bölgedeki gelişmeler, Suudi Arabistan'ın güvenlik seçeneklerini çeşitlendirme arayışını da güçlendiriyor. Mekke Anlaşması bu nedenle ABD'den kopuş olarak değil, Riyad'ın bölgesel ortaklıklarını güçlendirme ve kendi güvenlik kapasitesini çeşitlendirme arayışı olarak okunmalı.
Türkiye'nin pozisyonu da tam burada önem kazanıyor. Ankara açısından mesele yalnızca yeni bir savunma ortaklığı kurmak değil; bunu NATO üyeliği, mevcut uluslararası yükümlülükler ve bölge ülkeleriyle ilişkiler arasında dengede tutabilmek. Türkiye'nin NATO üyeliği ile bölgesel ortaklıkları birbirinin alternatifi olmak zorunda değil. Ankara aynı anda Batı ittifakı içinde kalırken kendi bölgesinde güvenlik mimarisinin kurulmasında daha fazla ağırlık sahibi olmayı hedefleyebilir.
Üç ülkenin sahip olduğu kapasitelere baktığımızda ise dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Suudi Arabistan ekonomik gücü ve savunma bütçesiyle, Pakistan askeri tecrübesi ve nükleer kapasitesiyle, Türkiye ise savunma sanayii, askeri kapasitesi ve operasyonel tecrübesiyle bu yapıya farklı bir güç katıyor. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca siyasi bir mesaj olarak görmek yanlış olur. Savunma sanayii, ortak üretim, teknoloji paylaşımı, askeri eğitim ve birlikte çalışabilirlik alanlarında somut adımlar atılırsa anlaşmanın gerçek ağırlığı birkaç yıl içinde daha net görülecektir.
17 Mayıs'ta sorduğumuz soru bugün daha da anlamlı hale geldi: "İttifak kurmak kolay… Peki kriz geldiğinde gerçekten kim kimin yanında duracak?" Bugün bu sorunun ilk cevabı verildi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan aynı güvenlik masasının etrafına oturdu.
Fakat masaya oturmak ile kriz anında aynı kararı almak ve o siyasi maliyeti üstlenebilmek arasında hala büyük bir mesafe var. Mekke'deki imza bu nedenle bir son değil, başlangıç.
Çünkü bir güvenlik anlaşmasının gerçek gücü, imzalandığı gün değil; ilk ciddi kriz geldiğinde ve füze atıldığında ölçülür.
Cem Bürüç / diğer yazıları
- Mekke'de yeni güvenlik hattı / 09.08.2026
- Yaptırımın görünmeyen sınırı / 08.08.2026
- Irak: Devlet mi, yeni vesayet mi? / 07.08.2026
- Rusya'nın olimpiyat tavizi mi, stratejik hamlesi mi? / 06.08.2026
- Ceuta bize ne anlatıyor / 05.08.2026
- Gıda zincirindeki kırılma / 04.08.2026
- Gazze'nin geleceği: Kimin sözü olacak? / 01.08.2026
- Ermenistan hangi yöne ilerliyor? / 31.07.2026
- Guterres Kıbrıs'ta ne arıyor? / 30.07.2026
- AB'nin Rusya sınavı: Yaptırımın ötesindeki gerçekler / 25.07.2026
- Yaptırımın görünmeyen sınırı / 08.08.2026
- Irak: Devlet mi, yeni vesayet mi? / 07.08.2026
- Rusya'nın olimpiyat tavizi mi, stratejik hamlesi mi? / 06.08.2026
- Ceuta bize ne anlatıyor / 05.08.2026
- Gıda zincirindeki kırılma / 04.08.2026
- Gazze'nin geleceği: Kimin sözü olacak? / 01.08.2026
- Ermenistan hangi yöne ilerliyor? / 31.07.2026
- Guterres Kıbrıs'ta ne arıyor? / 30.07.2026
- AB'nin Rusya sınavı: Yaptırımın ötesindeki gerçekler / 25.07.2026



























































