logo
23 HAZİRAN 2026

Milli Devlet ve globalleşme -2-

Liberal–kapitalist temeller üzerine oturan globalizm, her geçen gün tüketimde daralmaya neden olduğu için; ülkeler, daralan iç pazarlarını korumada daha ısrarlı olurken, yeterli olmayan iç pazarlarının açığını kapatmak üzere de dış pazarları ele geçirmeye uğraşmaktadırlar

08.06.2026 00:55:00
Haber Merkezi
Milli Devlet ve globalleşme -2-
Milli Devlet ve globalleşme -2-
Liberal–kapitalist temeller üzerine oturan globalizm, her geçen gün tüketimde daralmaya neden olduğu için; ülkeler, daralan iç pazarlarını korumada daha ısrarlı olurken, yeterli olmayan iç pazarlarının açığını kapatmak üzere de dış pazarları ele geçirmeye uğraşmaktadırlar.

Doğal olarak gücü yeten her ülke, bu adımları atmaya başladığında, bugünkü gözlemlediğimiz içinden çıkılmaz tablo kendini göstermektedir.

Oysa Milli Ekonomi Modeli'nin tüketim problemini çözmesi sebebiyle artan pazar, herkesi tatmin edecektir. Başka bir ifade ile bu model, bütün devletlere, daralan pazarda kavga etmek yerine; büyüyen bir pazarda dost olmak imkanını sunmaktadır.

Bu bağlamda hatırlanması gereken önemli bir diğer gerçek de; kaynakların sınırlı olduğu, dolayısı ile herkese yetmeyeceği yanılgısıdır.

Bu kapitalist yaklaşım, ülkelerin dış politikalarına tekelci ve sömürgeci anlayışların hakim olmasına sebep olmaktadır. Oysa Milli Ekonomi Modeli'nde açıklanan "kaynakların sınırsız, ihtiyaçların ise sınırlı" olduğu gerçeği, ihtiyaçların karşılanmasında insanlık olarak herhangi bir kaygı taşımamamız gerektiğini bize göstermektedir. Burada asıl kaygı duyulması gereken karakter, global birkaç odak ve onların yönlendirdiği ülkelerin ihtirasları olmalıdır.







Öte yandan globalleşmenin demokrasiye ne şekilde katkı sağladığı ise Irak örneğinde görüldüğü gibi şüphesiz ortadadır. Globalleşme ile, özellikle dar ve orta gelir grubu ülkelere demokrasi geleceğini iddia edenler, sözde demokrasi projesi adı altında ABD'nin, kendi çıkarları doğrultusunda istediği ülkeleri işgal ettiği gerçeğini gizlemeye çalışmaktadırlar.

Globalleşme sürecinde, bırakınız ülkelere demokrasi gelmesini; ulus devletlerin ellerindeki yetkiler, hem içeride, hem de dışarıda global sermaye odaklarına devredilmektedir. İçeride, sözde piyasaların dengeye kavuşması için millet iradesini temsil eden hükümetlerin ellerinden bu irade ve yetkiler alınarak üst kurullara teslim edilmektedir.

Nitekim Türkiye örneğine baktığımızda görülmektedir ki; Merkez Bankası'nın özerk hale getirilmesi, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun varlığı, Telekomünikasyon Üst Kurulu'nun varlığı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, RTÜK… vb kurullar, milletin iradesi ile seçilmişlerin değil, IMF tarafından kontrol edilen kurulların idareye hakim olmasına imkan tanımaktadır.

Özellikle ülkemizde bu üst kurulların yargı yetkisini de elinde bulundurması, millet adına yargı yetkisini elinde bulunduran Türkiye Cumhuriyeti bağımsız mahkemelerini de devre dışı bırakmaktadır.







Bu üst kurulların konsolide bütçe dışında bütçelerinin olması, yani gelir kaynaklarının bulunması, atandıktan sonra görevden alınamamaları ve Dünya Bankası (DB) ile IMF'ye bağımlı olarak hareket etmeleri, milletin iradesinin idareye yansımasına engel olmaktadır.

Milletin seçtiği hükümetlere ise, vatandaşlarından toplayabildiği kadar çok vergi toplayıp elde edilen gelirleri faiz dışı fazla adıyla global sermaye sahiplerine aktarmanın dışında bir vazife kalmamaktadır.

IMF ve Dünya Bankası (DB) talimatları doğrultusunda çıkarılan bir çok siyasi ve iktisadi kanunlar, idareye milletin iradesinden ziyade global sermaye sahiplerinin ve gelişmiş kabul edilen ülkelerin iradesinin hakim olmasına sebep olmaktadır.

Dışarıda ise uluslararası örgütlere yetkilerini devreden ulus devletler, tamamen tasfiye edilmektedirler. AB süreci ve Tahkim Yasası örneğinde olduğu gibi… AB süreci ile, Türk devletinin Yasama, Yürütme ve bağımsız Yargı erkleri bağlamında kendi üstünde bir üst iradeyi kabul ederek yetkilerini, bu iradeye teslim etmesi, elbette devletimizin tasfiyesinden başka bir şey değildir. 







Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali'nin açıklaması da bu gerçeği ifade etmektedir: "Globalleşme sürecinde ulus–devlet, yetkilerinin birçoğunu bir taraftan uluslararası kuruluşlarla, diğer taraftan da yerel otoritelerle paylaşmaya mahkum olmuştur.

Bir zamanlar ulus–devletin sorumluluk alanı içinde yer alan savunma, ekonomi yönetimi gibi pek çok alan, artık büyük ölçüde IMF, Dünya Bankası, WTO, NATO ve BM gibi uluslararası kuruluşlar ya da bölgesel düzeydeki siyasi ve ekonomik birlikler (Avrupa Konseyi, Avrupa Merkez Bankası gibi) temelinde koordine edilmektedir.

Globalleşme, bu bağlamda bir paradoksu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bir taraftan globalleşme ile tüm ülkelerde demokrasinin gelişmesi amaçlanırken; diğer taraftan da gücün uluslararası kuruluşlara devredilmesiyle ülkeler, kendi gelecekleriyle ilgili temel kararları almaktan yoksun bırakılmaktadır"







Glokalleşme, yani globalleşme ve yerelleşme adı altında yerel yönetimlere yetkilerini devreden ulus devletler, tasfiye sürecinin içine itilmektedirler.

Yerel yönetimler adı altında yetkiler, içeride bu yönetimleri kontrol eden global odakların kontrolüne devredilmekte; böylece yetkileri azaltılan ulus devletler tasfiye edilmek istenmektedir. İşin ilginç tarafı, globalleşme, dışarıda ülkeleri birleşme adı altında yetkilerinden koparırken, içeride ayrışma uygulayarak bu yetkileri elinden almaktadır.

Yine uluslararası kuruluşlarda her ülkenin aynı oranda rey hakkına sahip olmaması, BM örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerin daimi üye sıfatıyla çıkabilecek her kararı engelleme hakkına sahip olmaları, globalleşmenin nasıl bir demokrasi anlayışına sahip olduğunu bize göstermektedir.

Bu bağlamda bazı ülkeler her zaman haklıdır, özellikle haksız olduklarında daha da haklıdırlar anlayışı, maalesef globalizmin demokrasi anlayışı olarak karşımızda durmaktadır.

Globalleşme sürecinin, ülkelerin ellerindeki kaynakları ve gelirlerini gelişmiş kabul edilen ülkeler üzerinden birkaç global odağa nasıl aktardığını anlamak için, öncelikle iki süreci daha yakından incelemek gerekir; birincisi ABD dolarının serüveni, diğeri de GATT görüşmeleridir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)

Bolu'da maden ocağında göçük: 1 işçi hayatını kaybetti

Bolu'nun Mengen ilçesinde maden ocağında meydana gelen göçükte 1 işçi hayatını kaybetti

17.06.2026 12:18:00
İHA
Bolu'da maden ocağında göçük: 1 işçi hayatını kaybetti
Bolu'da maden ocağında göçük: 1 işçi hayatını kaybetti
Olay, Mengen ilçesine bağlı Gökçesu beldesindeki maden ocağında sabah saatlerinde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, maden ocağında işçilerin çalışması esnasında henüz bilinmeyen bir nedenle göçük meydana geldi.






112 Acil Çağrı Merkezine yapılan ihbar üzerine olay yerine jandarma, çok sayıda sağlık, İtfaiye ve AFAD ekibi sevk edildi. Yapılan ilk çalışmalarda maden işçisi Muhammet Özkul'un cansız bedenine ulaşıldı.








Ekiplerin göçük altında kalan maden ocağındaki çalışmaları devam ediyor.






Dev vinç gemisi 'Saipem 7000' İstanbul Boğazı'ndan geçti

Dünyanın en büyük üçüncü yarı batık vinç gemisi 'Saipem 7000'in İstanbul Boğazı'ndan geçti. Geminin Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün altından geçtiği anlar havadan görüntülendi

17.06.2026 12:04:00
İHA
Dev vinç gemisi 'Saipem 7000' İstanbul Boğazı'ndan geçti
Dev vinç gemisi 'Saipem 7000' İstanbul Boğazı'ndan geçti
Dünyanın en büyük üçüncü yarı batık vinç gemisi olan devasa boyutlardaki "Saipem 7000", sabah erken saatlerinde İstanbul Boğazı'na giriş yaptı.






Kritik geçiş nedeniyle İstanbul Boğazı'ndaki gemi trafiği, sabah saat 06.00'dan itibaren çift yönlü olarak askıya alınmıştı. Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü ekiplerinin geniş güvenlik önlemleri altında gerçekleştireceği geçişte, dev gemiye çok sayıda kurtarma römorkörü ve kılavuz kaptan eşlik etti. 






Dev geminin Yavuz Sultan Selim Köprüsünün altından geçiş anları havadan görüntülendi.













‘Şişman diyetisyen’ dediler


 
 
İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi’nde görev yapan Diyetisyen Dilara Demirkan, 97 kilodan 61 kiloya düştü. “Sen bu halinle diyetisyen olamazsın” sözlerine inat 16 ayda 36 kilo veren Demirkan, bugün hastalarının ilham kaynağı oldu.

16.06.2026 00:05:00 / Güncelleme: 16.06.2026 00:12:14
ABDÜLKADİR GÜNDOĞDU
‘Şişman diyetisyen’ dediler
‘Şişman diyetisyen’ dediler

İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Diyetisyeni Dilara Demirkan, çocukluk yıllarından beri mücadele ettiği fazla kilolarından 16 ayda kurtuldu. 97 kiloyla başladığı yolculukta 36 kilo vererek 61 kiloya düşen Demirkan, bir zamanlar kendisine yöneltilen "Sen bu halinle diyetisyen olamazsın" sözlerini bugün başarı hikayesine dönüştürdü. Hastalarının artık "Ama burada şişman bir diyetisyen vardı" diyerek şaşkınlık yaşadığını söyleyen Demirkan, sağlıklı kilo vermenin sırrının sabır, disiplin ve sürdürülebilir yaşam alışkanlıklarında saklı olduğunu anlattı.







"Sen diyetisyen olamazsın" diyenler oldu

Fazla kilolarla küçük yaşlarda tanışan Demirkan, yıllarca diyet yapıp bıraktığını anlattı. Çocukluğundan beri kilo problemi yaşadığını belirten Demirkan, "Her yaz diyetisyene gider, birkaç ay diyet yapardım. Ancak kış geldiğinde eski beslenme düzenime geri dönerdim. Bu döngü yıllarca sürdü. Üniversite yıllarında önce gıda teknolojisi eğitimi aldım. Babamın yıllardır diyetisyenlere para ödediğini görünce kendi kendime 'Seni bu dertten kurtaracağım' dedim ve Beslenme ve Diyetetik bölümünü tercih ettim. Ancak bu kararıma çevremden olumsuz tepkiler geldi. 'Kelin ilacı olsa başına sürer', 'Sen diyetisyen olamazsın' diyenler oldu" ifadelerini kullandı.







97 kiloyla başlayan dönüşüm

Uzun yıllar kilosunu çok önemsemediğini söyleyen Demirkan, sağlık sorunlarının ortaya çıkmasıyla birlikte yaşamında köklü bir değişiklik yapmaya karar verdiğini belirterek, "Tiroidle ilgili bazı sağlık sorunları yaşamaya başladım. Bir aile düğünü öncesinde kardeşimle birlikte diyet yapmaya karar verdik. Başlangıçta küçük adımlarla ilerledik, ancak zamanla bu süreç bir yaşam değişikliğine dönüştü. 97 kiloyla başladığım yolculukta yaklaşık 16-17 ayın sonunda 61 kiloya düştüm. Eski hastalarım geldiğinde beni tanımakta zorlanıyor ve 'Ama burada şişman bir diyetisyen vardı' diyorlar. Ben de 'Evet, o bendim' diye yanıt veriyorum. Ardından büyük bir şaşkınlıkla 'Nasıl yaptınız?' diye soruyorlar" dedi.







Salçalı makarna için ağlayarak uyudu

Kilo verme sürecinde birçok kişinin kendisine ameliyat ya da zayıflama iğnesi kullanıp kullanmadığını sorduğunu belirten Demirkan, başarısının arkasında yalnızca sağlıklı beslenme ve düzenli spor olduğunu söyledi. Demirkan, "Ne mide ameliyatı oldum ne mide balonu yaptırdım ne de zayıflama iğnesi kullandım. Kendi hazırladığım beslenme programına sadık kaldım ve düzenli olarak spor yaptım. Bir gece sadece salçalı makarna yemek istediğim için ağlayarak uyudum. Evde makarna da yoğurt da vardı. İstesem kalkıp yiyebilirdim. Ama kendime bir söz vermiştim. Yemedim ve uyudum. Ertesi sabah programıma kaldığım yerden devam ettim. 'Artık yapamıyorum' dediğim çok zaman oldu. Ancak ailem, arkadaşlarım ve doktor meslektaşlarım bana sürekli destek verdi. Bazen insanın yanında kendisine inanan insanların olması her şeyden daha önemli" dedi.







Diyetisyen sadece kilo verdirmez

Toplumda diyetisyenlik mesleğinin çoğu zaman yalnızca kilo verme ile ilişkilendirildiğini belirten Demirkan, hastanede çok farklı sağlık sorunları bulunan hastalara da hizmet verdiklerini vurguladı. Demirkan, "Diyetisyen denince insanların aklına ilk olarak zayıflamak geliyor. Oysa biz sadece kilo vermek isteyen kişilerle çalışmıyoruz. Diyabet, kolesterol ve gut hastalarının yanı sıra nöroloji ve yoğun bakım servislerinde tedavi gören hastalara da beslenme desteği sağlıyoruz. Bizim görevimiz yalnızca kilo verdirmek değil, bireylere sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları kazandırmak" dedi.







Kilo vermek değil, korumak zor

Bugün artık "diyet" sürecinden çok "koruma" döneminde olduğunu söyleyen Demirkan, asıl mücadelenin verilen kiloları koruyabilmek olduğunu vurguladı. Demirkan, "İnsanlar hedef kiloya ulaştıklarında sürecin bittiğini düşünüyor. Oysa asıl süreç bundan sonra başlıyor. Ben bugün dikkat etmeyi bıraksam verdiğim kiloların önemli bir kısmını geri alabilirim. Ameliyat, mide balonu ya da zayıflama iğnesi kullanan kişiler için de durum farklı değil; beslenme düzeni değiştirilmediği sürece verilen kilolar geri dönebiliyor. Önemli olan sürdürülebilir bir yaşam tarzı oluşturmak. Diyet ve spor, emek isteyen ama süreklilik gerektiren süreçlerdir. Uzun süre çaba gösterilir, ancak bırakıldığında geri dönüşler başlayabilir. Bu nedenle önemli olan kısa süreli diyetler değil, ömür boyu sürdürülebilecek sağlıklı alışkanlıklar kazanmaktır. Benim bu süreçte öğrendiğim en önemli şey de bu oldu" dedi.
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.