Ortadoğu siyasetinde Suudi Arabistan uzun yıllar boyunca "sessiz ama etkili" bir aktör olarak anıldı. Riyad, kriz anlarında doğrudan sahaya inmek yerine diplomasi kanallarını çalıştıran, uzlaştırıcı rolüyle öne çıkan bir merkezdi. Ancak son dönemde Yemen, Sudan ve Afrika Boynuzunda yaşanan gelişmeler, bu geleneksel rolün ciddi biçimde sorgulanmasına yol açıyor. Suudi Arabistan artık perde arkasında kalan bir arabulucu değil; çıkarlarını daha açık savunan, gerektiğinde sert hamleler yapmaktan çekinmeyen bir bölgesel güç profili çiziyor.
Bu değişim yalnızca söylem düzeyinde değil, sahadaki somut adımlarla da kendini gösteriyor. Özellikle Yemen'de yaşananlar, Riyad'ın yeni yaklaşımını anlamak açısından kritik önemde. Yıllardır süren savaş, Yemen'i sadece siyasi olarak değil, toplumsal ve ekonomik olarak da çöküşe sürükledi. Milyonlarca insan insani yardıma muhtaç halde yaşarken, ülke farklı güç merkezlerine bölünmüş durumda.
Suudi Arabistan, resmi Yemen hükümetini desteklediğini ve ülkenin toprak bütünlüğünden yana olduğunu sık sık vurguluyor. Ancak sahadaki aktörlerin çeşitliliği ve dış destekli yerel yapılar, bu hedefi her geçen gün daha zor hale getiriyor. Birleşik Arap Emirlikleri'nin destek verdiği Güney Geçiş Konseyi'nin güneydeki etkisi, Riyad açısından yalnızca bir müttefiklik sorunu değil; doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Son dönemde yaşanan ve BAE'ye ait olduğu belirtilen bir sevkiyatın hedef alınması, bu gerilimin artık gizlenmediğini gösterdi. Bu adım, iki ülke arasındaki ayrışmanın taktik düzeyde değil, stratejik düzeyde yaşandığını ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, bu tür hamleler Yemen'de zaten zayıf olan barış umutlarını daha da belirsiz hale getiriyor. Büyük güçlerin hesapları arasında en ağır bedeli ise yine Yemen halkı ödüyor.
Burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Suudi Arabistan'ın "istikrar" adına benimsediği bu sert çizgi, gerçekten istikrar mı sağlıyor? Yoksa çatışmaları daha karmaşık ve çözümsüz bir noktaya mı taşıyor? Riyad'ın askeri ve siyasi refleksleri güçlü olsa da Yemen'in sosyal dokusunu onarmaya yönelik kapsayıcı bir siyasi vizyon henüz net biçimde ortaya konmuş değil.
Benzer bir tablo Sudan'da da gözlemleniyor. Uzun süredir siyasi kırılganlık yaşayan Sudan, bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesinin açık sahnelerinden biri haline gelmiş durumda. Suudi Arabistan'ın burada belirli iş birliklerine yönelmesi, Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteklediği aktörlerle açık bir ayrışma yaratıyor. Bu durum, Körfez'in iki güçlü ülkesini fiilen karşıt pozisyonlara sürüklüyor.
Sudan örneği, meselenin yalnızca ideolojik olmadığını da açıkça gösteriyor. Kızıldeniz'e erişim, limanlar, tarım arazileri ve ticaret yolları gibi stratejik unsurlar, rekabetin asıl zeminini oluşturuyor. Bu açıdan bakıldığında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki gerilim, geçici bir politika farkından ziyade uzun vadeli bir güç mücadelesi olarak okunmalı.
Tüm bu sertleşen tabloya rağmen Riyad'ın Katar ve Türkiye ile ilişkilerini yeniden canlandırma çabası dikkat çekiyor. Geçmişte ciddi gerilimler yaşanan bu ilişkiler, bugün daha pragmatik bir zeminde ilerliyor. Özellikle bölgesel krizler ve İsrail politikaları konusunda ortak hassasiyetler, sınırlı ama anlamlı iş birliklerinin önünü açıyor.
Ancak bu yakınlaşmanın da net sınırları var. Suudi Arabistan ne Katar'ın söylemini ne de Türkiye'nin dış politika reflekslerini bütünüyle benimsemiş durumda. Ortaya çıkan tablo, kalıcı ittifaklardan çok, şartlara bağlı ve dosya bazlı ortaklıklara işaret ediyor. Bu durum Riyad'a esneklik sağlasa da uzun vadede güven ve istikrar açısından bazı riskleri beraberinde getiriyor.
Bugün gelinen noktada Suudi Arabistan, Ortadoğu'daki rolünü yeniden tanımlama sürecinde. Uzlaştırıcı, dengeleyici ve sessiz bir aktörden; çıkarlarını açıkça savunan, gerektiğinde sert güç kullanabilen bir aktöre doğru bir geçiş söz konusu. Bu geçiş kısa vadede Riyad'ın elini güçlendirebilir. Ancak Yemen ve Sudan örnekleri, sert hamlelerin tek başına kalıcı istikrar üretmediğini de açıkça gösteriyor.
Asıl mesele şu: Suudi Arabistan bu yeni yüzüyle bölgeye düzen mi getirecek, yoksa Ortadoğu'nun zaten kırılgan olan dengelerini daha da mı zorlayacak? Bu sorunun cevabı, yalnızca diplomatik masalarda değil; sahadaki halkların yaşamında, barışın kalıcılığında ve siyasi çözümlerin kapsayıcılığında gizli. Çünkü bölgede gerçek istikrar, güç gösterilerinden değil, adil ve sürdürülebilir çözümlerden geçiyor.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Cem Bürüç / diğer yazıları
- Putin'in gözünden dünya: Kuzey neden ısınıyor? / 24.01.2026
- Grönland dosyası: Buzların altındaki pazarlık, ABD üsleri ve Türkiye'nin sessiz takibi / 23.01.2026
- Büyük güçlerin gölgesinde Suriye: Çıkar, güç ve insan / 22.01.2026
- Avrupa'nın stratejik uyanışı mı, kendini tekrarı mı? / 21.01.2026
- Trump İran'da kimi arıyor, kimi bulmaya çabalıyor / 20.01.2026
- AB–MERCOSUR Anlaşması: Avrupa açılırken Türkiye nerede kalıyor? / 19.01.2026
- Herkes İran'ı konuşurken, Libya'dan Mavi Vatan'a giden yola dikkat / 17.01.2026
- İran meselesi: Hesap hataları, kontrol yanılsaması ve dağılan coğrafyalar / 16.01.2026
- Grönland kıvılcımı: NATO'nun dengesini sarsıyor / 15.01.2026
- Trump ve Merkez Bankası arasındaki yüksek gerilim / 14.01.2026
- Grönland dosyası: Buzların altındaki pazarlık, ABD üsleri ve Türkiye'nin sessiz takibi / 23.01.2026
- Büyük güçlerin gölgesinde Suriye: Çıkar, güç ve insan / 22.01.2026
- Avrupa'nın stratejik uyanışı mı, kendini tekrarı mı? / 21.01.2026
- Trump İran'da kimi arıyor, kimi bulmaya çabalıyor / 20.01.2026
- AB–MERCOSUR Anlaşması: Avrupa açılırken Türkiye nerede kalıyor? / 19.01.2026
- Herkes İran'ı konuşurken, Libya'dan Mavi Vatan'a giden yola dikkat / 17.01.2026
- İran meselesi: Hesap hataları, kontrol yanılsaması ve dağılan coğrafyalar / 16.01.2026
- Grönland kıvılcımı: NATO'nun dengesini sarsıyor / 15.01.2026
- Trump ve Merkez Bankası arasındaki yüksek gerilim / 14.01.2026






























































































