Türkiye yeni bir seçim atmosferine doğru ilerlerken kamuoyunda sürekli aynı sorular soruluyor: Bugün seçim olsa kim kazanır? Hangi partinin oyu ne kadar? Kanaatimce bunlardan önce sorulması gereken daha önemli bir soru var: Millet siyasete güveniyor mu?
Geçtiğimiz günlerde katıldığım televizyon programında Ağustos 2026'da yayımlanan anketler üzerinden buna dikkat çektim. Bazı araştırmalarda kararsızlar, oy kullanmayacağını söyleyenler, fikri olmadığını belirtenler ve cevap vermeyenler birlikte değerlendirildiğinde oran yüzde 30'u aşıyor. Bunu yalnızca "kararsız seçmen" olarak okumak doğru değildir. Çünkü kararsızlık bazen siyasi bir tercih değil, siyasete verilmiş bir mesajdır.
Vatandaş yıllarca desteklediği partisinden uzaklaşıyor ama başka bir partiye de yönelmiyorsa mesele artık partilerin oy oranlarından ibaret değildir. Siyaset kurumunun kendisini sorgulamak gerekir. Vatandaş siyasete neden küstü? Bu güvensizliği besleyen sebeplerden biri de vatandaşın verdiği oyun daha sonra farklı siyasi hesapların parçası hâline gelebildiğini görmesidir. Benim oyumun değeri ne? Tam da böyle bir ortamda seçim sistemi ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesi yeniden gündemde. Elbette toplumun ihtiyaçlarına göre kanunlar değişebilir. Ancak ölçümüz açık olmalıdır: Daha fazla demokrasi mi, daha az demokrasi mi? Bir seçim kanununun amacı bir partiye veya ittifaka daha fazla milletvekili kazandırmak değil, milletin iradesini Meclise mümkün olan en güçlü biçimde yansıtmak olmalıdır. Seçim barajları dâhil bütün düzenlemelere bu temsil adaleti açısından bakmak gerekir.
Ancak Türkiye'nin sorunu yalnız seçim sistemi veya iktidar değildir. Türkiye'nin bir de muhalefet sorunu vardır. Ekonomiden adalete, eğitimden hayat pahalılığına kadar geniş bir alanda toplumsal rahatsızlık bulunuyor. Fakat toplumsal muhalefetin varlığı kendiliğinden siyasi bir alternatif ortaya çıkarmıyor. Muhalefetin görevi, bu toplumsal talebi güvenilir bir siyasi seçeneğe dönüştürmektir. Geçmişte Altılı Masa örneğini yaşadık. BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, hiçbir makam ve mevki talep etmeden masada yer almak istediğini kamuoyu önünde ifade etti. Kamuoyunda da bu yönde bir beklenti oluşmasına rağmen BTP masaya alınmadı. Sonuçta masa dağıldı; parti içi dengeler de altüst oldu. Buradan çıkarılması gereken ders açıktır: Milletin sesine kulak vermeyen ister iktidar ister muhalefet olsun, milletin güvenini kaybeder. Çünkü demokrasinin esası, millet iradesinin yönetime yansımasıdır.
Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde TBMM, Mustafa Kemal Paşa'ya Başkomutanlık yetkisi verdi. Mustafa Kemal Paşa bu büyük yetkiyi milletten kopmak için değil, milletin bütün imkânlarını ortak bir hedef etrafında birleştirmek için kullandı. Tekâlif-i Milliye Emirleri bunun en çarpıcı örneğidir. Millet elindekini ordusuyla paylaştı; güçlü siyasi irade ile milletin fedakârlığı birleşti. Bugün elbette Sakarya şartlarında değiliz. Ancak çıkaracağımız ders hâlâ geçerlidir: Güçlü devlet, milletinden kopmuş devlet değildir. Güçlü iktidar da bütün yetkileri elinde toplayan iktidar demek değildir. Gerçek güç, milletin güveninden doğar.
Türkiye'nin güçlü bir siyasi iradeye; adil bir hükümete, güçlü bir Meclise, gerçek bir muhalefete ve şeffaf bir yönetime ihtiyacı vardır. Siyasetin öncelikli görevi, sandıktan uzaklaşan veya kararsızlaşan vatandaşın güvenini yeniden kazanmaktır.
Millet siyasete küsmüşse, çözüm milleti değiştirmek değil; siyaseti değiştirmektir.
Geçtiğimiz günlerde katıldığım televizyon programında Ağustos 2026'da yayımlanan anketler üzerinden buna dikkat çektim. Bazı araştırmalarda kararsızlar, oy kullanmayacağını söyleyenler, fikri olmadığını belirtenler ve cevap vermeyenler birlikte değerlendirildiğinde oran yüzde 30'u aşıyor. Bunu yalnızca "kararsız seçmen" olarak okumak doğru değildir. Çünkü kararsızlık bazen siyasi bir tercih değil, siyasete verilmiş bir mesajdır.
Vatandaş yıllarca desteklediği partisinden uzaklaşıyor ama başka bir partiye de yönelmiyorsa mesele artık partilerin oy oranlarından ibaret değildir. Siyaset kurumunun kendisini sorgulamak gerekir. Vatandaş siyasete neden küstü? Bu güvensizliği besleyen sebeplerden biri de vatandaşın verdiği oyun daha sonra farklı siyasi hesapların parçası hâline gelebildiğini görmesidir. Benim oyumun değeri ne? Tam da böyle bir ortamda seçim sistemi ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesi yeniden gündemde. Elbette toplumun ihtiyaçlarına göre kanunlar değişebilir. Ancak ölçümüz açık olmalıdır: Daha fazla demokrasi mi, daha az demokrasi mi? Bir seçim kanununun amacı bir partiye veya ittifaka daha fazla milletvekili kazandırmak değil, milletin iradesini Meclise mümkün olan en güçlü biçimde yansıtmak olmalıdır. Seçim barajları dâhil bütün düzenlemelere bu temsil adaleti açısından bakmak gerekir.
Ancak Türkiye'nin sorunu yalnız seçim sistemi veya iktidar değildir. Türkiye'nin bir de muhalefet sorunu vardır. Ekonomiden adalete, eğitimden hayat pahalılığına kadar geniş bir alanda toplumsal rahatsızlık bulunuyor. Fakat toplumsal muhalefetin varlığı kendiliğinden siyasi bir alternatif ortaya çıkarmıyor. Muhalefetin görevi, bu toplumsal talebi güvenilir bir siyasi seçeneğe dönüştürmektir. Geçmişte Altılı Masa örneğini yaşadık. BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, hiçbir makam ve mevki talep etmeden masada yer almak istediğini kamuoyu önünde ifade etti. Kamuoyunda da bu yönde bir beklenti oluşmasına rağmen BTP masaya alınmadı. Sonuçta masa dağıldı; parti içi dengeler de altüst oldu. Buradan çıkarılması gereken ders açıktır: Milletin sesine kulak vermeyen ister iktidar ister muhalefet olsun, milletin güvenini kaybeder. Çünkü demokrasinin esası, millet iradesinin yönetime yansımasıdır.
Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde TBMM, Mustafa Kemal Paşa'ya Başkomutanlık yetkisi verdi. Mustafa Kemal Paşa bu büyük yetkiyi milletten kopmak için değil, milletin bütün imkânlarını ortak bir hedef etrafında birleştirmek için kullandı. Tekâlif-i Milliye Emirleri bunun en çarpıcı örneğidir. Millet elindekini ordusuyla paylaştı; güçlü siyasi irade ile milletin fedakârlığı birleşti. Bugün elbette Sakarya şartlarında değiliz. Ancak çıkaracağımız ders hâlâ geçerlidir: Güçlü devlet, milletinden kopmuş devlet değildir. Güçlü iktidar da bütün yetkileri elinde toplayan iktidar demek değildir. Gerçek güç, milletin güveninden doğar.
Türkiye'nin güçlü bir siyasi iradeye; adil bir hükümete, güçlü bir Meclise, gerçek bir muhalefete ve şeffaf bir yönetime ihtiyacı vardır. Siyasetin öncelikli görevi, sandıktan uzaklaşan veya kararsızlaşan vatandaşın güvenini yeniden kazanmaktır.
Millet siyasete küsmüşse, çözüm milleti değiştirmek değil; siyaseti değiştirmektir.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -X- Terörsüz Türkiye mi, nasıl bir Türkiye? / 18.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -IX- Kurucu irade nerede? / 17.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VIII- 467 oy neyin kapısını açtı? / 16.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VII- Haydar Baş yıllar önce neyi görmüştü? / 15.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VI- Ortadoğu'yu kim yeniden şekillendiriyor? / 14.08.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -X- Terörsüz Türkiye mi, nasıl bir Türkiye? / 18.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -IX- Kurucu irade nerede? / 17.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VIII- 467 oy neyin kapısını açtı? / 16.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VII- Haydar Baş yıllar önce neyi görmüştü? / 15.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -VI- Ortadoğu'yu kim yeniden şekillendiriyor? / 14.08.2026



























































