Ortadoğu yine tehlikeli bir eşikte. Üstelik bu defa mesele yalnızca İran-İsrail gerilimi, Yemen'deki savaş veya enerji yolları değil. İslam dünyasının en hassas noktalarından biri olan Mekke üzerinden yeni bir tartışma başlatılmış durumda. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, 15 Eylül gecesi Mekke'nin güneyinde, kutsal şehrin yasak hava sahasına girmeden bir İHA'nın düşürüldüğünü ve bunun Husilere ait olduğunu açıkladı. Husiler ise suçlamayı kesin bir dille reddetti. Husi lideri Abdülmelik el-Husi, Mekke'nin hedef alındığı iddiasını "ağır bir yalan" olarak nitelendirdi. Ardından Yemen'de geniş katılımlı gösteriler düzenlendi. Sana başta olmak üzere birçok şehirde meydanlara çıkan Yemenliler, Mekke'yi hedef aldıkları iddiasını reddederken Mekke ve Medine'nin kendileri için de dokunulmaz olduğunu ilan ettiler. Burada üzerinde durmamız gereken mesele şudur:
Suudi Arabistan'ın bir iddiası, Husilerin ise bu iddiayı reddeden açıklaması var. Tam da bu nedenle dikkatli olmak zorundayız. Çünkü söz konusu olan Mekke'dir, Medine'dir. Yani Müslümanların ortak kutsallarıdır. Böyle bir konuda ortaya atılan bir iddia, sıradan bir savaş haberinden çok daha büyük sonuçlar doğurabilir. Bugün İslam coğrafyasının önündeki en büyük tehlikelerden biri, siyasi ve askerî çatışmaların mezhep çatışmasına dönüştürülmesidir. Bir tarafta İran ve Husiler üzerinden Şiilik, diğer tarafta Suudi Arabistan üzerinden Sünnilik öne çıkarılırsa siyasi bir mücadele çok kolay biçimde Şii-Sünni çatışması görüntüsüne sokulabilir. İşte asıl dikkat edilmesi gereken nokta burasıdır.
Mekke'ye saldırıldığı yönündeki bir haberin Müslüman toplumlarda meydana getireceği infiali düşünün. Hele bunun arkasından "Şiiler Mekke'yi hedef aldı" şeklinde bir algı oluşturulursa, bölgedeki siyasi ve askerî gerilim bir anda mezhep çatışmasının psikolojik zeminine dönüşebilir. Buna fırsat verilmemelidir. Meselenin bir başka boyutu daha var. Bölgede yaşananları yalnızca Yemen-Suudi Arabistan sınırına bakarak anlayamayız. İran etrafında genişleyen bölgesel gerilimle birlikte Hürmüz Boğazı zaten dünya gündeminin merkezine yerleşmişti. Şimdi Yemen'deki gelişmelerle beraber Babülmendep de aynı gerilim hattının içerisine giriyor. Hürmüz ve Babülmendep sıradan iki coğrafi nokta değildir. Hürmüz, Basra Körfezi'ni açık denizlere bağlayan enerji geçiş yollarının başında gelirken; Babülmendep, Kızıldeniz'i Aden Körfezi ve Hint Okyanusu'na bağlayan stratejik bir kapıdır.
Şimdi bu iki kritik hattın aynı kriz denkleminde öne çıkması, meselenin artık sadece birkaç bölge ülkesi arasındaki bir çatışma olmadığını gösteriyor .Bir tarafta Basra Körfezi ve Hürmüz, diğer tarafta Kızıldeniz'e açılan Babülmendep... Bu iki hattın aynı anda istikrarsızlaşması, bölgesel bir çatışmanın ekonomik ve siyasi etkilerini çok daha geniş bir coğrafyaya taşıyabilir. Enerji yollarındaki güvenlik sorunu petrol fiyatlarından deniz taşımacılığına, üretim maliyetlerinden hayat pahalılığına kadar uzanan bir zincir oluşturur. Yani Hürmüz'de veya Babülmendep'te başlayan bir kriz, binlerce kilometre uzaktaki insanların sofrasına kadar ulaşabilir.
Böyle bir ortamda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor. Yapılması gereken yeni cepheler açmak değil, sıcak çatışmanın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını önlemektir. Çünkü savaş başladıktan sonra kimin kazanacağını tartışmak kolaydır; fakat savaşın bölge halklarına ödeteceği bedeli geri almak mümkün değildir. Burada bir başka tehlike de dezenformasyondur. Savaş dönemlerinde bilgi de bir silaha dönüşür. Bir görüntü, bir sosyal medya paylaşımı veya kaynağı belirsiz bir haber birkaç saat içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. İnsanlar henüz olayın gerçekliğini sorgulamadan taraf olmaya, öfkelenmeye ve karşı tarafa düşmanlık beslemeye başlayabiliyor. Kim söylerse söylesin, doğrulanmamış bir iddiayı hakikat kabul ederek hareket etmek büyük bir yanlış olur.
Bugün bölgemizin ihtiyacı yeni savaşlar değildir. Yeni Şii-Sünni cepheleri hiç değildir. İslam dünyasının ihtiyacı; başkalarının belirlediği gündemlerin peşinden sürüklenen değil, kendi iradesiyle hareket edebilen devletlerdir. Bölgemizin ihtiyacı yeni cepheler değil; mezhep farklılıklarını aşan, bağımsız ve barışı önceleyen bir diplomasi dilidir. Müslümanların kutsalları çatışmanın gerekçesi değil, tam tersine barışın ortak zemini olmalıdır.
Mekke hepimizindir, Medine hepimizindir. Şii'nin de Sünni'nin de kıblesi aynıdır. O halde Müslümanı Müslümana kırdırabilecek her iddiaya karşı önce hakikati aramak zorundayız. Çünkü bu coğrafyada mezhep üzerinden açılacak yeni bir savaşın kazananı Müslümanlar olmayacak; bedelini yine bölge halkları ödeyecektir.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Hürmüz’den Babülmendep’e: Bölgeyi mezhep savaşına kim sürüklüyor? / 21.09.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -X- Terörsüz Türkiye mi, nasıl bir Türkiye? / 18.08.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- 30 Ağustos: Anadolu’da kalma mücadelesi / 30.08.2026
- Terörsüz Türkiye'yi anlamak -X- Terörsüz Türkiye mi, nasıl bir Türkiye? / 18.08.2026

























































