logo
08 TEMMUZ 2026

İşgalden hürriyete: Adı destan, kendi Kurtuluş Savaşı

08.07.2026 00:00:00
 

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in yeni müfredat düzenlemeleri kapsamında "Kurtuluş Savaşı" ifadesi yerine "Milli Mücadele" kavramının tercih edileceğini açıklaması ve bu değişikliği "Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı" sözleriyle savunması, kamuoyunda derin bir tarihsel ve siyasi tartışmanın fitilini ateşledi.

Bu açıklamaya yönelik en sert tepkilerden biri Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'tan geldi. 

Baş, Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıktığı dönemdeki Osmanlı'nın Viyana kapılarına dayanan değil, Sevr'e imza atan ve payitahtı işgal edilmiş bir imparatorluk olduğunu hatırlatarak, verilen mücadelenin bal gibi bir "kurtuluş" mücadelesi olduğunu vurguladı.

Tarihsel gerçekler ışığında bakıldığında, "Kurtuluş Savaşı" ifadesi hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu'ndan veya kendi köklerimizden kurtulmayı ifade etmemiştir. 

Bu kavram; asırlık bir Türk yurdunun emperyalist güçlerin işgalinden, zincirlerinden ve tarih sahnesinden silinme tehlikesinden kurtarılmasını anlatır. 

1919 Anadolu'sunun askeri, siyasi ve sosyal manzarası, bu kurtuluşun neden bir zorunluluk olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Teslimiyet ve işgal kıskacındaki payitaht

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Bandırma Vapuru'ndan Samsun'a ayak bastığında, arkasında bıraktığı İstanbul ve önünde uzanan Anadolu, tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu. 

I. Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılan Osmanlı İmparatorluğu, fiilen ve hukuken çökmüş durumdaydı. 

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, ülkeyi tamamen savunmasız bırakmayı amaçlıyordu. Osmanlı orduları terhis edilmiş, silahlarına ve cephanelerine İtilaf Devletleri tarafından el konulmuştu.

Çanakkale ve İstanbul Boğazları, tüneller, telsiz-telgraf hatları ve demiryolları tamamen işgalcilerin kontrolüne geçmişti. 

Özellikle antlaşmanın meşhur 7. maddesi, İtilaf Devletleri'ne "güvenliklerini tehdit eden bir durum oluşursa herhangi bir stratejik noktayı işgal etme" hakkı tanıyordu. 

Bu madde, Anadolu'nun tamamen işgal edilmesine yasal bir kılıf uydurmak için kullanıldı.

Samsun öncesinde Anadolu, adeta bir pasta gibi büyük devletler arasında bölüşülmüştü. 

İtilaf Devletleri'nin donanmaları İstanbul önlerine demirlemiş, şehir fiilen işgal altına alınmıştı. İngilizler; Musul, İskenderun, Samsun ve Merzifon gibi stratejik noktaları ellerinde tutarken; Fransızlar Adana, Mersin, Antep, Maraş ve Urfa bölgelerine girmişti. 

İtalyanlar ise Antalya, Konya, Muğla ve Kuşadası civarını kuşatmıştı. 

15 Mayıs 1919'da, yani Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sadece dört gün önce Yunanların İzmir'e asker çıkarması ise bardağı taşıran son damla oldu. 

Bu işgal, diğerleri gibi geçici görünmüyordu; Anadolu'yu tamamen Türklerden koparma amacı taşıdığı için halkta müthiş bir infial ve uyanış yarattı. 

Tüm bu felaketler karşısında Padişah Vahdettin ve Damat Ferit Paşa hükümeti, askeri bir direnişin imkansız olduğuna inanarak tamamen teslimiyetçi bir ruh haliyle İngiltere'nin merhametine sığınmayı seçmişti.

Sevr: Türk milletine biçilen idam fermanı

19 Mayıs 1919'da başlayan bölgesel direniş dalgası birleşip büyürken, İtilaf Devletleri Türk milletine son ve en ağır darbeyi vurmak için bir idam fermanı hazırladı: 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması. 

Mondros sadece bir ateşkesken, Sevr Osmanlı Devleti'ni tamamen parçalayan ve Türk varlığını Anadolu'nun küçük bir köşesine sıkıştırmayı hedefleyen nihai bir anlaşmaydı. 

Paris yakınlarındaki bir seramik fabrikasında imzalanan bu antlaşma, Türk tarihinin en ağır şartlarını içeriyordu.

Antlaşmaya göre; İzmir, Batı Anadolu ve Doğu Trakya Yunanistan'a veriliyor; Adana, Antep, Maraş, Urfa ve Sivas'a kadar uzanan bölge Fransa'ya bırakılıyordu. 

Akdeniz bölgesi İtalya'nın nüfuz alanı ilan edilirken, Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan ve özerk bir Kürdistan kurulması öngörülüyordu.

Türklere ise sadece Orta Anadolu'da (Ankara ve Kastamonu çevresi) küçük, denizle bağı tamamen kopmuş bir toprak parçası layık görülmüştü. 

İstanbul ve Çanakkale Boğazları, içinde Türk üye bulunmayan uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakılıyor, Osmanlı ordusu jandarma dahil en fazla 50.700 askerle sınırlandırılıyordu. 

Kapitülasyonlar en ağır şekilde geri dönerken, Osmanlı maliyesi tamamen yabancı devletlerin denetimine giriyordu. 

Meclis-i Mebusan kapatıldığı için hukuken geçersiz sayılan ve Ankara Hükümeti tarafından kesinlikle reddedilen bu antlaşma, Türk milleti için bir teslimiyet belgesi değil, tam aksine topyekun bir direnişin kamçılayıcı gücü oldu.

Kurtuluş Savaşı tarihi bir hakikat

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in müfredattaki "bilişsel yükü azaltma" gerekçesiyle "Kurtuluş Savaşı" ifadesine mesafeli yaklaşması, kelimelerin taşıdığı derin anlamı ve tarihsel hakikati gölgeleyemez. 

BTP lideri Hüseyin Baş'ın da ifade ettiği üzere; ortada bal gibi bir Kurtuluş Savaşı vardır.

Türk milleti bu savaşla Osmanlı'dan değil; Sevr'in prangalarından, İstanbul'daki İngiliz işgalinden, Gaziantep'teki Fransız zulmünden, Ege'deki Yunan mezaliminden ve Doğu'daki Ermeni çetelerinin faaliyetlerinden kurtulmuştur.

Asırlık Türk yurdunun Haçlı çizmeleriyle çiğnenmesinin önüne bu savaşla geçilmiştir.

Yine BTP lideri Hüseyin Baş'ın vurguladığı gibi; Osmanlı da bizimdir, Selçuklu da bizimdir, Türkiye Cumhuriyeti de bizimdir. Bir takım siyasi hesaplar uğruna tarihi birbiriyle çarpıştırmaya çalışmak, köklerimizi geleceğimizle kavga ettirmek rasyonel bir yaklaşım değildir. 

Bugün eğer İstanbul'un fethini özgürce kutlayabiliyorsak, bunu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının İstanbul'u İngiliz işgalinden kurtarmasına borçluyuz. 

Altında Atatürk'ün imzası olan o son büyük zafer (Büyük Taarruz) olmasaydı, bugün ne geçmişteki zaferlerimizi anacak bir vatanımız ne de üzerinde konuşabileceğimiz bağımsız bir eğitim sistemimiz olacaktı. 

Bu yüzden "Kurtuluş Savaşı" ifadesi, bir halkın küllerinden doğuşunun, bağımsızlığının ve hürriyetinin en yalın ilanıdır; eğitim ve müfredat tartışmalarına kurban edilemeyecek kadar büyük bir tarihsel gerçektir.

 
Murat Çabas / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.