Küresel diplomasinin ve bölgesel askeri gerilimlerin seyrini incelediğimizde, söylemler ile saha gerçekleri arasındaki makasın hiç olmadığı kadar açıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Hürmüz Boğazı'ndaki deniz güvenliği tartışmalarından ABD'nin müttefiklerine yönelik ikincil yaptırım blöflerine, İsrail'in Suriye ve Lübnan hatlarındaki işgal politikalarına kadar geniş bir coğrafyada sergilenen yaklaşım, uluslararası hukukun keyfi kararlarla ikame edildiğini gösteriyor.
Bütün bu tablo, asıl tehdit kaynaklarının hedef saptırma stratejileriyle kendilerini nasıl birer "güvenlik mağduru" gibi sunduklarını net bir biçimde gözler önüne sermektedir.
ABD'nin "Hürmüz'de mayın kalmadı" tuzağı
Washington yönetiminin "Hürmüz'de mayın kalmadı, geçişler güvenli" yönündeki beyanları, sahada askeri riskleri bizzat üstlenmek yerine sivil ticari gemileri öne süren bir taktiğe dayanmaktadır.
ABD, kendi donanma unsurlarını riskli sulara sokmayıp üçüncü ülke tankerlerini boğaza yönlendirerek olası bir patlamada veya saldırıda suçu derhal Tahran'a atmayı amaçlayan bir mantık gütmektedir.
Oysa İran tarafının başından itibaren koyduğu tavır son derece nettir: Bölgedeki seyrüsefer güvenliği, bölge ülkelerinin koordinasyonuyla sağlanmak zorundadır.
İran'ın yeni bir müzakere sürecine ihtiyacı olmadığını vurgulaması ve Pakistan aracılığıyla ilettiği mesaj, meselenin diplomatik zeminini hatırlatmaktadır.
Bizzat Trump'ın Farsça metnine imza attığı 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, sorunun çözümü için halihazırda var olan resmi bir zemin sunmaktadır.
İran, Umman ile yürütülen görüşmeler sonucunda güney güzergahının kapatılması ve belirlenen 7 millik koridordan geçişlerin İran ile koordineli yapılması şartını öne sürmektedir.
Hürmüz Boğazı'nın tamamen seyrüsefere açılmasının önündeki tek engel ise ABD'nin uyguladığı hukuk dışı abluka ve taahhütlerine uymamasıdır.
Ekonomik saldırganlık ve yaptırım blöfünün çöküşü
ABD Başkanı Trump'ın "Normandiya Çıkarması" benzetmesiyle yürürlüğe koyacağını iddia ettiği ekonomik baskı politikası, küresel finans sisteminin gerçekleriyle çarpışarak bizzat kendi içinde çelişmektedir.
Washington, üçüncü ülkeleri ve müttefiklerini "İran ile ticareti kesmezseniz yaptırım uygularız" diyerek tehdit ederken, Almanya gibi büyük aktörlere herhangi bir bağlayıcı takvim verilemediği ortaya çıktı.
Almanya'ya neden derhal yaptırım uygulanmadığı sorulduğunda ABD Hazine Bakanı Besset'in verdiği "Küresel finansal sistemi neden havaya uçurmak isteyelim?" yanıtı, ABD'nin elindeki yaptırım gücünün sınırsız olmadığını itiraf etmektedir.
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın "Burası Normandiya değil, siz senaryonuzu unutmuşsunuz" çıkışı, ABD'nin sarf ettiği tehdit ile sahadaki gerçeklik arasındaki sıkışmışlığını özetler.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi'nin de altını çizdiği üzere; tek bir ülkenin keyfi talepleriyle küresel ticareti ve küresel finansı rehin almaya çalışması sadece İran'ın değil, uluslararası hukuka ve egemenlik haklarına saygı duyan tüm devletlerin ortak sorunudur.
İsrail'in güvenlik paradoksu ve işgal siyaseti
Bölgedeki asıl güvenlik tehdidi incelendiğinde, okların tek bir noktayı gösterdiği açıktır: İsrail.
İsrail Savunma Bakanlığı'nın Hermon Dağı'ndan Suriye'ye ve Türkiye'ye yönelik savurduğu tehditler, bir güvenlik kaygısından ziyade sınır genişletme ve işgal konseptinin parçasıdır.
7 Ekim'den ders çıkardığı iddiasıyla Suriye ve Lübnan topraklarını işgal eden, Gazze'de ve Batı Şeria'da soykırımı sürdüren ve Lübnan'ın içlerine kadar hava ve kara operasyonları düzenleyen Tel Aviv yönetimi, coğrafyanın ana huzursuzluk kaynağıdır.
Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur Hava Üssü'ne hava saldırıları düzenleyerek, Suriye ve Türkiye arasındaki diplomasiye, askeri ve güvenlik iş birliklerine küstahça müdahale etmeye kalkan İsrail, Washington destekli ikiyüzlü bir tiyatro oynamaktadır.
İsrail'in en büyük destekçisi ABD, Şam'da kontrolü elinde tutan yapılara destek verip, bu yapıları terör listesinden çıkartırken, İsrail'in bu yapıları gerekçe gösterip "güvenlik tehdidi" çığlıkları atması kurgulanmış bir senaryodan ibarettir.
Lübnan'da evleri karargaha çeviren, Suriye ve Filistin topraklarını gaspeden ve Yemen'i iç savaşa sürükleyen bir zalim yapının kendisini mağdur ilan etmesi tutarsızlıktır.
Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan hatta düzeni bozan yegane aktör, ABD'nin koşulsuz koruma kalkanı altında hareket eden işgalci İsrail rejimidir.
- Suriye’den Türkiye’ye "entegrasyon" makyajıyla etnik imtiyaz tehdidi / 28.08.2026
- Kıbrıs’taki sessiz Siyonist işgal ve yaklaşan fırtına / 27.08.2026
- ABD’nin yaptırımları kendi geleceğini nasıl tehdit ediyor? / 26.08.2026
- ABD’nin her türlü tehdidine karşı Tahran’ın kararlılığı sonuç veriyor / 25.08.2026
- Caydırıcılığın anahtarı tam bağımsızlıktır / 24.08.2026
- Bölgemizdeki ‘güdümlü’ entegrasyonların tehlikeleri / 23.08.2026
- İran’dan, ABD’nin ekonomik kıyametine karşı milli paralar kalkanı / 22.08.2026
- Maliyet, borç ve iklim kıskacında Türk tarımı / 21.08.2026
- İsrail’in Suriye stratejisi ve Türkiye’ye yaklaşan büyük tehdit / 20.08.2026



























































