Bazılarının yaşı yetmez… Onlar siyah önlük giyip, beyaz yaka takmamışlardır… O zamanlar çocukların da en az büyükler kadar eşit olduğu ve kurallara uyduğu zamanlardı. Bugün sabahleyin gariptir ama bir kalemtıraş kokusu ile uyandım… Gözlerimin önüne Zonguldak'ta Gazi Ortaokulu'nun üst kısmında yer alan Namık Kemal İlkokulu'ndaki günlerimiz geldi. Okul ahşap iki katlı, bodrumu olan bir yapı idi.
Yürüdükçe gıcırdayan, ara sıra mazotla silinen ahşap bir zemini olan, yüksek tavanlı; 15-16 kişilik sınıfları olan, bodrumunda öğle yemeklerimizi yediğimiz, Marshall Yardımı süt tozundan üretilen sütleri içtiğimiz, iki kademeli bahçeye sahip bir okuldu. Okula gittiğimiz her sabah sınıfın girişindeki tahta çöp kutusunun önüne dizilir, kalemlerimizi açardık. O zamanki kalemlerin özelliğinden miydi neydi bütün sınıf kalemtıraştan çıkan talaşın kokusuna bürünürdü. Çöp kutusu dolu veya bekleme sırası uzun ise, bunu oturduğumuz yerde yapar, talaşını cebimize doldururduk…
O tahta bina yıkılıp yerine beton bina yapılacağı zaman bizi Mithat Paşa İlkokulu'na taşımışlar, her iki okul bir arada eğitim görmüştük. Sadece bahçelerimiz ayrılmıştı. Bir de yakalarımız… Onlar arkadan iliklenen dikdörtgen yakalar takar, biz önden iliklenen beyaz yakalar kullanırdık. Çok dik bir bayırı vardı. Kışın kar yağdığında zor çıkar, kolay inerdik. Tahta çantalarımızı altımıza kızak yapar, bayırdan aşağı sallanırdık… Ayni binada ve ayni mahallede birlikte oturduğumuz arkadaşlarımız vardı. Bülent ve kardeşi Nilgün; yeğenleri Cumhur ile aynı apartmanda idik. Hakan Sümerbank'ın aralığında sinemaya yakın otururdu.
Düşünüyorum da hayatımın ilk acı olayı ile Mithat Paşa'da karşılaşmış, çok sevdiğim ve bütün sınıfın bayıldığı, mavi gözlü, sarı saçlı öğretmenimizin doğum esnasında öldüğünü öğrenmiştik. Çok ağlamıştım. Sonrasında da hasta olmuş, boğmaca teşhisi ile bir ay yatmıştım. Ancak ölümü beni çok sarsmıştı. Annem günlerce onu sayıkladığımı söylemişti.
Ben birinci sınıfta bir yıl kaybetmiştim. Evde annemin ders çalıştırma çabaları yeterli olmamıştı. Okulun yapımı bitip tekrar Namık Kemal'e döndüğümüzde üçüncü sınıfta idik. Pırıl, pırıl bir bina; sınıflarda her öğrencinin ayrı masası ve sandalyesi olan okul bana çok yabancı gelmişti. Özlediğimiz o kalemtıraş kokusunun yerini badana kokusu almıştı.
Okulumuzun efsane ismi Vahit Hoca, kalın camlı ve yuvarlak gözlükleri ile kapıda bizi karşılar, gülümser, yeni açılan kütüphaneye kimlerin gittiğini sorardı. Koridorlarda geniş ders aralarında genç öğretmenler hocanın huzur turlarına katılır ve anılarını dinlerdi. Vahit Hoca 70 yaşlarında vardı. Kurtuluş Savaşı'na çok küçük yaşlarda katılmış, yararlılıklar göstermiş anılarını anlatırken sık sık gözleri yaşaran bir kahramandı. Neden öğretmen olmuştu da, başka bir görev almamıştı bilmiyorum. Ancak o kadar öğretmenin arasından sivrilip aklımda kalan bir tek o olmuştu. Yavrukurt olarak törenlere hazırlanırken gelir, resmigeçit provalarında gururla bizi seyrederdi.
"Siz Atatürk neslisiniz… Bu vatan size emanet, başınız dik yürüyün, sert adımlar atın…" diye bağırırdı…
Adım atmak…
PKK terörü ile mücadele ederken kolunu, bacağını, hayatını kaybedenleri, koltuk değneği ile hayata mahkûm olanları, onların yaptığı hak arama mücadelesini, beklerken hayatını kaybeden gaziyi düşününce dizlerimin ağrısına rağmen yürümenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu düşündüm. Vatana sevdalı olmak ile vatanın nimetlerinden aşırı yararlanma hırsında olmak oldukça farklı bir şey.
Biz, eski bir bilgisayarda birkaç satır yazarak bizden sonrakilere düşüncelerimizi ve anılarımızı miras bırakmaya çalışırken, üç kuruş emekli maaşı ile yetinip; ölümü beklerken düne kadar cebi delik olanların bir anda mirasyediler gibi oluvermesine şaşmaktan başka bir şey yapamamanın üzüntüsü ile alışkanlıklarımızı sürdürmeye çalışıyoruz.
Parayı köpeğe atsanız yemez ama birileri kulu kölesi olmaya devam ediyorlar.
Allahü alem deyip, Yaradan'a sığınmaktan başka bir şey yapamayanlara, bu vatan uğruna şehit ve gazi olanlara satırlarımızdan selam verip dua etmeyi unutmamaya, geleceğin Bağımsız Türkiye'si için umutlanmaya devam edeceğiz.
Sevgi, her şeyin üstünde ve her acının ilacıdır…
Unutmayın… Biz kalemtıraş kokusu ile büyümüş, siyah önlüğü giyip; beyaz yakalığı takmış bir nesil ve onların çocuklarıyız…
İyi haftalar…
- Narsistlik… / 31.07.2026
- Milli olmak / 08.06.2026
- Karışık duygular… / 27.05.2026
- Mayıs ayının kerameti / 23.05.2026
- 19 Mayıs’ın düşündürdükleri… / 22.05.2026
- Edirne’ye doğru… / 16.05.2026
- Silifke Kalesi… / 14.05.2026
- Edep ya Hu! / 05.05.2026
- Güney esintisi… / 02.05.2026


























































