ABD’nin çift cephe ve kaynak yetersizliği çıkmazı
Ortadoğu, ABD-İsrail kaynaklı, tarihinin en karmaşık ve çok katmanlı askeri-politik krizlerinden birinin içinden geçiyor.
Bir yanda Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı gibi küresel ticaretin şahdamarı sayılan hatlarda artan askeri gerilim ve savaş, diğer yanda ABD'nin hem İran hem de Yemen'deki Husilere karşı aynı anda askeri varlık gösterme zorluğu, Washington'ın bölgesel stratejisini ciddi biçimde sınırlıyor.
Buna ek olarak, ABD'nin diplomatik masadaki tutarsızlıkları, Rusya'nın sert eleştirileri ve Lübnan'daki siyasi eksen kaymaları, bölgedeki krizin boyutunu ve derinliğini net bir şekilde gözler önüne seriyor.
ABD için Kızıldeniz ve Hürmüz'de çift cephe
Yemen'deki Husilerin Suudi Arabistan limanlarına yönelik deniz ablukası ilan etmesi, gerilimin Kızıldeniz hattında yeni ve son derece kritik bir boyuta taşınmasına neden oldu.
Husilerin Suudi limanlarında yükleme ve boşaltma yapılmasını engelleyeceğini duyurması, küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 7'sinin devre dışı kalması anlamına geliyor.
Suudi Arabistan'ın Yemen'e yönelik ablukasına karşı başlatılan bu abluka, Suudi Arabistan'ın tek başına aşabileceği bir konu değil ve ABD'nin askeri desteğine ihtiyacı var.
Fakat bizzat ABD'li uzmanlar, ABD'nin İran cephesinde yetersizliklerle mücadele ederken, yeni bir cephede daha savaşmasının mümkün olmadığını vurguluyor.
ABD Başkanı Trump, deniz trafiğinin engellenmesi durumunda müdahale edileceği sinyalini verse de, sahada işlerin kolay yürümeyeceği açıkça görülüyor.
ABD ordusunun son dönemde İran'a yönelik operasyonlar nedeniyle askeri stoklarında belirgin bir azalma yaşadığı bir dönemde, Kızıldeniz'e savaş gemileri ve hava unsurlarının yeniden konuşlandırılması stratejik bir aşınmaya yol açacak.
Husilerin, yıllardır süren hava saldırılarına rağmen askeri kapasitesini ve kritik boğazlardaki tehdit gücünü korumuş olması, açılacak ikinci bir cephenin uzun süreli, maliyetli ve yıpratıcı bir sürece dönüşeceğini gösteriyor.
Diplomaside derin bir güven bunalımı var
Sahanın sıcaklığı artarken, diplomasi kulvarında da derin bir güven bunalımı yaşanıyor. Washington ve Tahran arasında 14 Haziran'da imzalanan ve 60 günlük müzakere süresi öngören 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, askeri hamlelerin gölgesinde kaldı.
ABD'nin mutabakat sürecine rağmen İran'daki sivil altyapıları, su arıtma tesislerini ve köprüleri hedef alan saldırılar düzenlemesi, barış söylemleri ile sahadaki eylemler arasındaki çelişkiyi gözler önüne serdi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurma ve geçişleri düzenleme taleplerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu iddia ederken, İran kanadı bu adımların doğrudan imzalanan mutabakatın 5. maddesine dayandığını savunuyor.
Mutabakat metninde İran'ın boğazdaki düzenlemelerinin esas alınacağı yönündeki maddelere rağmen Washington'ın hem müzakereleri aksatan hem de Tahran'ı süreci bozmakla suçlayan tavrı, bölgesel gerilimi diplomasi yoluyla çözmeyi imkansız hale getiriyor.
Moskova'dan sert tepki: "Batı tarzı müzakere, savaşa hazırlık kılıfı"
ABD'nin Washington-Tahran hattındaki tutumuna uluslararası alandan gelen en sert tepkilerden birisi Rusya'dan geldi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun İran'ı "müzakerelerde ciddi olmamakla" suçlamasına sert yanıt vererek, Batı'nın diplomasi anlayışını açıkça teşhir etti.
Zaharova, Batı dünyasının diplomatik masayı gerçek bir barış için değil, yalnızca yeni bir savaşa hazırlanmak ve zaman kazanmak amacıyla kullandığını belirtti.
Geçmişteki Minsk Anlaşmaları sürecini hatırlatan Zaharova, Batı'nın stratejisinin hiç değişmediğini vurguladı: Önce muhatabını anlaşmaları ihlal etmekle ve masadan kaçmakla suçlamak, ardından da tüm masanın askeri hazırlıklar için bir kılıftan ibaret olduğunu itiraf etmek.
Moskova'ya göre Washington'ın İran'a karşı yürüttüğü bu söylem politikası, bölgeyi daha büyük bir çatışma dalgasına sürükleme riski taşıyor.
Lübnan'da siyasi eksen kayması ve Hizbullah'ın silahsızlandırılması hedefi
Bölgesel krizin bir diğer kritik ayağını ise Lübnan'daki gelişmeler oluşturuyor.
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın Washington'da Trump ile gerçekleştirdiği görüşme ve yapılan ortak açıklamalar, Beyrut'un İsrail ile ilişkiler ve Hizbullah konusunda yeni bir dönemece girdiğini gösteriyor.
Avn, İsrail ile düşmanlık halini kalıcı olarak sona erdirmeyi ve çerçeve anlaşması üzerinden bölgede "sözde" barışı sağlamayı nihai hedef olarak açıkladı.
Ancak bu diplomatik yakınlaşmanın arka planında son derece kritik ve tehlikeli bir gündem yatıyor.
Yıllardır Lübnan topraklarını İsrail saldırılarına ve olası bir işgale karşı savunan Lübnan Hizbullah'ının silahsızlandırılması, Washington ve Beyrut arasındaki pazarlıkların ana maddesini oluşturuyor.
Bölgesel uzmanlara ve direniş cephesine göre, İsrail ile bu şartlar altında sağlanacak bir "barış", İsrail'in Lübnan'daki askeri ve siyasi nüfuzunu kalıcı hale getirecektir.
Hizbullah'ın silahsızlandırılması ise, ülkenin savunma kalkanını düşürerek tüm Lübnan topraklarını İsrail'in potansiyel işgaline ve müdahalelerine açık hale getirme riski taşımaktadır.
Beyrut yönetiminin Trump'ın vizyonuyla uyumlu hareket etme çabası, Lübnan'ın iç dengelerini ve egemenliğini derinden sarsabilecek bir boyuta ulaşmıştır.
- Pazarlıkla terör bitmez: "Çerçeve yasa" ve riskleri / 22.07.2026
- 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve milli geleceğimiz / 21.07.2026
- Hürmüz'den Babülmendep'e gerilim ve küresel kriz / 20.07.2026
- 15 Temmuz sonrası demokrasi muhasebesi / 19.07.2026
- İran’ı değil, Beyaz Saray’ı durdurun! / 18.07.2026
- ABD’nin "İsrail’siz savaş" planına dikkat! / 17.07.2026
- BRICS’e not: Askeri caydırıcılık olmadan ekonomik güç korunamaz / 16.07.2026
- 15 Temmuz’un şifresi, gizlenen gerçekler ve vefa borcu / 15.07.2026
- Müzakere masasından cephe hattına: Orta Doğu'da çöken mutabakatlar / 14.07.2026























































