14 ve 28 Mayıs seçimleri öncesi suni bir takım yöntemlerle baskı altında tutulan dolar kuru, seçimlerin hemen sonrası baraj kapılarının açılmasıyla şahlandı.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş, seçimlerden aylar önce yaptığı bir konuşmada doların ata binmiş süvari gibi şahlanacağını, 25 TL'yi bulacağını söylemişti, aynen dediği gibi oldu.
Önceki gün dolar kuru bir günde yüzde 7.3 oranında artarak 23.17 seviyesine ulaşmış ve tüm zamanların rekorunu kırmıştı. Dün sabah da 23.35 TL'lik yeni bir rekorla güne başlayan dolar, gün içerisinde artışını sürdürdü ve yazımı yazdığım sıralara 23.38 TL seviyesine yükseldi. Bu hızla giderse 25 TL'yi de geçecek.
Konuyu yurt içinde ve yurt dışında değerlendiren neoliberal ekonomistler, yaşananların Mehmet Şimşek liderliğindeki ekonomi yönetiminin ekonomiyi "normalleştirme" süreci olarak ifade ediyorlar.
Bakan Şimşek, her ne kadar "Benim dediklerimi dikkate alın" mesajı verse de yayımladığı İngilizce ve Türkçe mesajlarda bu politikaları doğrular mahiyette ifadeler kullanıyor. Biraz sabra ve zamana ihtiyaç duyulduğunu belirten Şimşek, "Yerel ve küresel zorluklar arasında yol alırken, öngörülebilirliği artırmak için kurallara dayalı politika oluşturma taahhüdümüzü teyit ediyoruz" dedi.
Tabii ki, bu "kurallar", neoliberal ekonominin Ortodoks kuralları…
Bu anlayışa göre, dolar kuru ve faiz serbest bırakılmalı.
Peki, dolar kuru artırılarak ne amaçlanıyor? Liberal ekonomistlerin ifadesiyle, dolar kuru artınca ithalata bağlı talep azalacak, dolar ihtiyacı azalacak, cari açık kapanacak, talep düşünce de enflasyon düşecek vs. vs. Faizlerin artırılmasındaki amaç da yine talebin baskılanması. Buna kapitalist ekonomi anlayışında "sıkı maliye politikası" deniyor, meşhur ifadesiyle "kemer sıkma politikası".
Ayrıca dolar kuru artırarak, TL bilinçli olarak devalüe ediliyor, yani değer kaybettiriliyor, bu da liberal ekonomistlere göre dışarıdan yabancı yatırımcıyı ülkemize çekecek.
Şimdi bunlar doğru mu, dilerseniz biraz irdeleyelim.
Ülkemizdeki enflasyon, Milli Ekonomi Modeli'nin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllardır ifade ettiği gibi, talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonu…
Yani Türkiye'de talep fazla olduğu için enflasyon artmıyor. Nüfusumuzun yüzde 97'sinin açlık ve yoksulluk sınırı altında bir gelire talim ettiği dikkate alındığında, ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorluk çeken halkımızın talep enflasyonu oluşturması sizce mümkün mü? Kesinlikle imkansız…
Ama dikkat ederseniz, hâlâ dolar kuru ve faiz artışıyla talep baskılanmak isteniyor, bu şekilde cari açığın ve enflasyonun düşeceği iddia ediliyor. Ekonomi yönetimleri eskisi-yenisi hâlâ ülkemizde talep enflasyonu var zannediyor.
Peki, Sayın Şimşek'in ifade ettiği gibi biraz sabredersek, tünelin sonunda ışığı görebilecek miyiz? Elbette ki hayır…
Dolar kuru ve faiz artışlarının sonucunda ne olacağını biz ifade edelim.
Ülkemizde finansal olarak yabancı paraya bağımlılık var. Çünkü Prof. Dr. Baş'ın ifade ettiği gibi, bastığımız TL bile borç aldığımız doların karşılığı, yani doların tercümesi… Dolayısıyla dolar kuru ve faizler arttıkça doğal olarak bu, üretimde ve tüketimde kullanılan finansın maliyetini yukarı çekecektir. Üreticiye de tüketiciye de ekstra finansal yük getirecektir.
Ayrıca üretimde kullanılan hammadde ve enerji, nakliyede kullanılan akaryakıt, bunların hepsi ithalata dayalı… İthalat demek, dolar demek… Dolar arttıkça üretim maliyetleri de artacaktır.
Bu da tepeden tırnağa her şeye zam demektir, yüksek enflasyon demektir. Vatandaşların zaten yetersiz olan alım gücünün daha da erimesi demektir.
Peki, bu durum ihracatçıyı nasıl etkiler? Dolar kuru artışı başlangıçta ihracatçıyı sevindirir ama bu kısa süreliğinedir. Çünkü ihraç edilen her ürün ithal enerji ve ithal hammadde ile yani ithalatla üretilmektedir. İhracatçı, stokları eriyene kadar mutlu olacaktır ama daha sonra sattığı ürünün yerine tekrar ürün koymak istediğinde acı gerçekle karşılaşacaktır. Sonuç yine dış açık, yine cari açık…
Yabancı yatırımcı konusuna gelirsek; yabancı yatırımcılar o ülkeye kazandırmak için gelmezler, kendi kazançlarını düşünürler. Özellikle de Türkiye gibi en kırılgan 5 ülkeden biriyse, orada normal bir kazanç da onlar için yeterli değildir. Risk büyükse, kazancın da o riski dikkate alarak belirlenmesi gerekiyor. Adamlar yüksek kârlar isteyecekler ama ülkemizde elde, avuçta, kasada bir şey kalmadığı için bu istek asla pratik bir yatırıma dönüşmeyecek.
Şu bir gerçek ki, Mehmet Şimşek de gelse, onun akıl danıştıkları da gelse aynı kapitalist politikalarla bu cadde çıkmaz sokak…
BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın her zaman vurguladığı gibi, ekonomik sistem değişmesi gerekiyor ve sistem olarak da Prof. Dr. Baş'ın Milli Ekonomi Modeli'nin acilen uygulanması gerekiyor.
Bu eşsiz modelde dış açığın, cari açığın nasıl kapatılacağı, enflasyonun nasıl düşürüleceği, işsizlik sorununun nasıl çözüleceği, bütün bunlar olurken vatandaşların alım gücünün nasıl artırılacağı, üreticinin, sanayicinin, ihracatçının, tüccarın nasıl memnun edileceği ve daha niceleri hepsi var.
Hem de bir kuruş borç almadan, bütçe açığı vermeden…
"Mehmet Şimşek'i tecrübe edelim" diyorsunuz, buyurun edin ama sonuç, şimdiden söyleyelim daha iyi olmayacak.
- Bayrağımıza saygısızlık kabul edilemez / 22.01.2026
- Suriye’de ABD’nin çıkarına olan, bizim çıkarımıza mıdır? / 21.01.2026
- Suriye'de sorun gerçekten çözüldü mü? / 20.01.2026
- ‘Yargılanan, Türk siyasetinin ifade hürriyetiydi’ / 17.01.2026
- Suriye'deki çatışmalar, bütünlüğün olmayacağının bir göstergesi / 15.01.2026
- Emekli için kaynak yok diyenlere / 14.01.2026
- Trump, deliliğe vuruyor ama işin aslı öyle değil! / 13.01.2026
- Emeklinin talebi 20 bin lira mıydı? / 10.01.2026
- Vekil transferleri ve Meclis aritmetiği / 09.01.2026



























































































