Dünyanın birçok ülkesinde ülkeler bugün bizim makine ile yaptığımız işleri; yeterli teknolojileri olmadığı için insan gücü ve emeği ile yapmaya devam ediyorlar… Bir yanda zorlanmadan sürülen lüks ve medeni bir yaşam, öte yanda aklınıza gelebilecek en zor koşulların sürdüğü ortamlarda hayatta kalma ve çocuklarını yetiştirme mücadelesini kabullenmiş insanlar… Aynı dünyayı paylaşmamıza rağmen, en ağır doğa şartlarına göğüs gerenler… Uçlarında yaşayanlar… Birkaç litre yakıt veya su için birbirinin varlığına tahammül edemeyenler… Başka ülkelerdeki doğal zenginlikleri kıskanıp bunlara göz dikenler. Savaş açmaktan, çocuk ve kadınları öldürenler, düşmanlıklarını açıkça belirtmekten korkmayanlar…
İşte yüzleşmemiz gereken yalın gerçekler. Bazı değerler insan olmanın ne kadar ağır bir görev olduğunu fark etmiş olanlar için önem taşır. Kontrolsüz yetkiler ile donatılmış olan yöneticilerin, halkına uyguladıkları yaptırımlar, ülke bazında çalışanlara uygulanan kurallar, çoğu kanun ve yasalarda yer almamış, önlemi düşünülmemiş, insanlık dışı muameleler...
Günümüz dünyasında kendi imparatorluklarını yaratmış olan siyasi veya ticari küçük-büyük tüm müessese ve kuruluşlarda pek çok çalışan yaptırımlara boyun eğmek, aç ve işsiz kalmamak için karşılaştıkları muamelelere ve isteklere göğüs germek zorunda kalmaktadırlar.
İnsan olduğunun farkında olmayanlar ile insana insan gibi muamele etmeyenler, günümüzde sıkça rastladığımız tespitlerdir. Yeterli denetimlerin yapılamadığı, her şeyin şikâyet müessesesine bağlı olduğu bir yaşam biçiminde bunlar huzuru ve barışı tehdit etmektedir.
Yıllar önce Tofaş otomobil fabrikasında nezaretçi eğitimleri düzenlenmiş, ülkenin o zamanlar ünlü isimlerinden olan ve İşletme idaresi enstitüsü öğretim görevlisi sevgili Besim Baykal hoca ile yaz ve kış seminerlerinde beraber olmuştuk. Eğitim bölümündeki görevimiz onun derslerini izlemek, kayda almak ve bilahare doküman haline getirmekti. Bu seminerler hepimiz için çok yararlı olmuştu. Beşeri münasebetler, işçi-işveren ilişkileri, işçi ve işveren davranışları üzerinde durulmuştu.
Bana göre efsanevi personel müdürü Av. Yalçın İpbüken, insan varlığına verdiği önemi göstererek bu seminerleri ısrarla desteklemiş, fabrikanın üretimine ve sosyal yapısına çok değerli katkılarda bulunmuştu.
O yıllarda fabrika içi iletişim ve barış çok önemliydi. Üç bin kişinin çalıştığı geniş bir alanda kontrolü sağlamak için insan faktörü ön plandaydı. Ancak nedense her birim konularında diğerleri ile rekabet içinde çalışır, yeterince dost olamazlardı. Nedenleri ve aksaklıklar bu seminerler sayesinde fark edilmiş ve gerekli tedbirler alınmıştı. Sonraki zor zamanlarda Dünya Çalışma Teşkilatı eğitimcilerinden sevgili Renato MAG fabrikada daha üst düzey yöneticiler için bir önem semineri gerçekleştirmiş, insanların ne kadar önemli bir makamda bulunduklarını ve nasıl davranmaları gerektiğini öğütlemişti. Bu yazımda bunları dillendirmemin farklı bir yönü var. Hayatım boyunca katıldığım pek çok seminer ve kurs oldu. Şahsen ben, eksikliğimi bunlarla tamamlamaya çalıştım. Ancak genç yaşımızda iken iştirak ettiğimiz bu eğitimler ve lider konumundaki kişilerle olan temaslarımız bize bir şeyi çok iyi öğretti;
"Hayat insanı önce sınava tabi tutuyor, sonra dersini veriyor…" Hangi okulları bitirmiş olursanız olun bu yalın gerçek değişmiyor. İleriki zamanlarda katıldığınız sınavdaki yanlışlarınızı görüyor ancak bunları telafi edemiyor, sadece tekrar etmemeye çalışıyorsunuz.
Bugün görüyorum ki, konusu insan yetiştirmek olan kuruluşlarda, hatta okullarda bile herkesin birbirine üstünlük tasladığı, "Sen benim çalışanımsın, ne dersem onu yapacaksın…" anlayışından kaynaklanan, karşısındakini küçük gören, düşüncelerine, kariyerine önem vermeyen; elemanını tanımaktan uzak bir işveren ve yönetici profili var. Eskiden bu kadar mobing uygulanır mıydı? Sanmıyorum. Her insanın çevresinde hayatını şekillendiren, ona yön veren iyi niyetli birileri olmalı. Bunlar olmazsa bir şeyler eksik kalıyor…
Yine Tofaş'tan bir örnek vereceğim. Rahmetli Koç, fabrikaya yaptığı bir ziyarette kendisine personel seçimi konusunda sorulan sorulara ders gibi cevaplar vermişti. Soru genellikle çalışmak istemediği, sevmediği birisinin olup-olmadığı, olursa nasıl davrandığı ile ilgili idi. Çok net ve her zaman aklıma işlenmiş bir yanıt vermişti: "Biz burada aşk yapmıyoruz. İş yapıyoruz. Bizim değerlendirme kriterlerimiz kişiyi önce sevip-sevmemekle ilgili değildir. İşini doğru yapıp-yapmadığı olmalıdır. Değerlendirmeyi buna göre yapmalıyız. İşini doğru yapan insanları elbette daha çok sevebiliriz…"
Büyük sorumluluklar alan, bunun farkında olan insanlara bayılıyorum. Bu cevabı bence siyasi partileri yönetenlere de uyarlamalıyız. Ülkenin huzur ve refahı için çalışanların ne kadar doğru kişiler olduklarını ancak kişisel imtihanlarından sonra öğrenebiliyoruz. Sadece sevmek yetmiyor. Yıllar önce sevgi ve saygı duyduğumuz liderlerden soğumamız, onların imtihanlarında sınıfta kalmalarına neden olan gerçekleri öğrenmemizden değil midir?
Galiba insan olabilmek için tüm egolardan sıyrılmayı beceremiyoruz. Oysa insan olarak yaratılışımız diğerinden farklı değil. Sadece akıl, ahlak ve vicdan ölçüleri değişik.
Eğitim hayatını ve doğruları Tophane Meslek Lisesinin değerli müdürü rahmetli Orhan Savaşeri'nden, çalışma hayatının keskinliğini ve kurallarını ise sevgili Yalçın İpbüken ve ekibinden öğrendik. Onlar, önce imtihan edip, sonra derslerini verdiler.
Yaşamımda bunları yeterince uygulayabildim mi?
Bilmiyorum.
İşte o da benim imtihan sorularım olsa gerek…
Geride kalanlar ve yaptıklarımız ile ölçülecek…
- Gençlere fırsat vermek… / 31.03.2026
- Kadınların savaşı / 27.03.2026
- Köylerimiz… / 25.03.2026
- Geçmişte bir bayram günü… / 23.03.2026
- İlber “hoca” / 15.03.2026
- Bazen… / 14.03.2026
- Donald amca ne yapıyor? / 13.03.2026
- Aramızdan ayrılanlar… / 10.03.2026
- Savaşın kaderi… / 06.03.2026


























































