Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve Rahşan Hanım...
Son Başbakan'ı yazarken düşünüyorum ki, diğer iki isimden bahsetmeden bir tahlil yapmak mümkün olmaz. Düşünün Demirel olmasaydı Ecevit olabilir miydi, ya da tam tersi...
Güçlü isimler, güçlü muhalifleri de oluşturur. Üç çarpı 10 küsür yılla siyasete damgasını vuran bu iki şahsiyet, başta egolarıyla, inatlarıyla ve de hırslarıyla aslında birbirlerini beslemediler mi?
Demirel'in yerinde Çiller olsaydı, Ecevit doğar mıydı ya da Yılmaz'ın yerinde Ecevit olsaydı, Demirel olabilir miydi?
Tarihi rakiplerin birbirlerinin en kötü huylarını da kaptıklarına şüphe yok... İktidar hırsı, kendileri yoksa hiç kimse yok ve dünya batar içgüdüsü iki siyaset duayeninin ortak paydasını oluşturuyor.
Edebiyata, şiire meraklı Ecevit'in aslında bu duygudan uzak durması herhalde gerekirdi. Bence bu hastalık Demirel'den geçti Başbakan'a...
Rahşan Hanım
Rahşan hanımsa 81 yaşında, evinde temizliğini yapan, markete alışverişe giden, parti genel merkezinde toplantılar düzenleyerek "Bülent'inin" yokluğunu aratmamaya çalışan bir kadın. Tarifi zor bir kadın.
Sevgi mi, hırs mı? Fedakarlık mı, hastalık mı? Güç mü yoksa zaaf mı? Üzerinden müthiş bir roman ya da film çıkacak zenginlikte bir kadın.
Benim için ağlama Arjantin diyen Eva Peron'un bir başka açıdan ve bağlamdan Türkiye uyarlaması...
Dokuz doğuran muhaliflerin açıklamasının ardından taksiye atladığı gibi gittiği Tandoğan'daki mütevazi Genel Merkez'de, Rahşan Ecevit diye bağıran işçilerden çiçek alırken verdiği görüntüyle meydan okuyuşu...
Hani yok öyle, biz burdayız ve gitmiyoruz mesajlı bir meydan okuma...
İşin insanî boyutu doğrusu takdire şayan. Ama keşke her şey öyle kalabilse...
Her birisi birer vampir, medyanın oturan boğaları televizyon ekranlarında ya da köşe başlarında Ecevitler'i dillerine doladılar bir kere...
Ecevitler son Başbakan sıfatının son günlerini yaşıyorlar. Aslında bu birazda bitkisel hayata giren hastanın ömrünü, azıcık daha uzatmaktan başka bir işe yaramayacak.
"Başbakan hasta olduğu için ekonomi kötü" yollu değerlendirmeleri fazla ciddiye almaya herhalde gerek yok. Ankara gerçeğinde bunun anlamı şudur:
IMF ve AB taleplerini Meclis'e ve kamuoyuna yediren bir Başbakan yok...
Bu açıdan bakınca sağlıklı bir başbakan yerine ben sağlıksızını kendi adıma tercih ediyorum.
Hiç değilse direktifler ulaşmakta ve sindirilmekte biraz daha zorlaşır.
Ecevit günde iki kere doğruyu gösteren bir saat gibiydi. Yerine atanmaya çalışınlarsa tam bir taşeron. Müteahhiti taşerona tercih ederim.
Sağlıktan çok öte
Bugün Türkiye'nin meselesi Ecevit'in sağlığını da, haleflerleri kim olacak sorusunu da çoktan aşmıştır.
Kaybeden Türkiye'dir ve görünen o ki bu mesele, bir başbakanın sağlığını dahi çoktan sollamış durumdadır. Ecevit'in sağlığı etrafında yapılan tartışmalarda esas konu Türkiye'nin batışı değil, ülkeyi tüketecek son altın vuruşu kimin ve kimlerin kontrolünde yapılacağı senaryosunun çeşitlemelerinden ibarettir.
AB'nin mi, ABD'nin mi? Doğan Karteli'nin mi yoksa Yılmaz ve şurekasının mı?
Başbakan'ın 27 Haziran'da Başkent hastanesinin arka kapısından girerek geçireceği, tam teşekküllü kontrol ve alacağı rapor Ecevitlerin daha ne kadar direneceğinin de günlerini gösterecek.
Ecevitler'in Başkent hastanesinden alacakları rapor muhtemeldir ki tıbbi kavramlarla yoğunlaştırılmış ama Başbakan'ın önünü kapatmayacak bir yazı olacak. Ama önünü de açamayacağı kesin.
Niçin GATA, ya da Hacettepe değil de Haberal sorusundaki gizli cevaba rağmen bu mümkün olmayacak. Yalçın Küçük'ün Haberal'la ilgili sabetaist değerlendirmeleri, Ankara'nın 2. Doğramacısı doğdu ve bu yakınlıktaki tespitlere rağmen Başkent hastanesinin yapacağı fazla bir şey yok. Başbakan artık bir EX'tir.
Mesele kontrollü geçiş
Sorun "Ecevit sonrasının" kontrollü geçişiyle ilgilidir ve Başbakan Washington'a da uzaktır.
Ecevit'in Ankara'da konsültasyondan geçtiği saatlerde Kemal Derviş'te Washington'da kendi geleceğini masaya yatırmaktadır.
Tıpkı Ecevit'in yıllar önce burslu gazeteci olarak gittiği Amerika'dan "yürü ya kulum" desteğiyle büyüdüğü, büyütüldüğü gibi. Amerika hükmünü icra ediyor. Ve Derviş Washington dönüşünde Başbakanlık koltuğuna oturmanın hesaplarını yapıyor.
Rakiplerse belli. İlla da İsmail Cem İpekçi... Aslında herbirisi aynı kavmin çocukları olan bu yarışa, aile içi rekabet de diyebiliriz. Yorgo Papandreu'nun hitabıyla Smail'de, Pazartesi akşamı Kartel'in yırtıcı kuşlarından birinin tezgahından geçti. Karşılıklı yağlamalar, yıkamalar eşliğinde "makûl" Dışişleri bakanımız faziletlerini anlattı ve ben buradayım mesajını verdi.
Bir paylaşma yapmak gerekirse şöyle de diyebiliriz:
"Cem Avrupa'nın, Derviş ABD'nin adamıyım demeye getiriyor."
Bu ikilimede Hüsamettin Özkan'a da düşen herhalde Anadoluluktur. Ama onu iş yapmayacağına da şüphe yok.
Ankara çünkü sadece Ankara değil. Ankara adeta bir "taşeron başkent" görüntüsü çizerken, sırtınızı Türkiye'ye dayayarak iş yapmak için fazlasıyla baba yürekli olmak lazım. O baba yürek de herhalde ve kuşkusuz DSP içinde yer almıyor.
Ecevitsiz dönem başladı. Bir tarih şöyle veya böyle yerini akrabalarına bırakarak ve eşini de yanına alarak Oran'a çekilecek. Yaşadığımız günler sadece uzatmalarla ilgilidir ve Başbakan'ın şahsından çok, Türkiye'de siyasetin yeni baştan dizaynı meselesidir. Bunun için 2002'nin Haziran-Aralık dönemi bir milad görevi görecektir. Hiç kimsenin şüphesi olmasın...
Son Başbakan'ı yazarken düşünüyorum ki, diğer iki isimden bahsetmeden bir tahlil yapmak mümkün olmaz. Düşünün Demirel olmasaydı Ecevit olabilir miydi, ya da tam tersi...
Güçlü isimler, güçlü muhalifleri de oluşturur. Üç çarpı 10 küsür yılla siyasete damgasını vuran bu iki şahsiyet, başta egolarıyla, inatlarıyla ve de hırslarıyla aslında birbirlerini beslemediler mi?
Demirel'in yerinde Çiller olsaydı, Ecevit doğar mıydı ya da Yılmaz'ın yerinde Ecevit olsaydı, Demirel olabilir miydi?
Tarihi rakiplerin birbirlerinin en kötü huylarını da kaptıklarına şüphe yok... İktidar hırsı, kendileri yoksa hiç kimse yok ve dünya batar içgüdüsü iki siyaset duayeninin ortak paydasını oluşturuyor.
Edebiyata, şiire meraklı Ecevit'in aslında bu duygudan uzak durması herhalde gerekirdi. Bence bu hastalık Demirel'den geçti Başbakan'a...
Rahşan Hanım
Rahşan hanımsa 81 yaşında, evinde temizliğini yapan, markete alışverişe giden, parti genel merkezinde toplantılar düzenleyerek "Bülent'inin" yokluğunu aratmamaya çalışan bir kadın. Tarifi zor bir kadın.
Sevgi mi, hırs mı? Fedakarlık mı, hastalık mı? Güç mü yoksa zaaf mı? Üzerinden müthiş bir roman ya da film çıkacak zenginlikte bir kadın.
Benim için ağlama Arjantin diyen Eva Peron'un bir başka açıdan ve bağlamdan Türkiye uyarlaması...
Dokuz doğuran muhaliflerin açıklamasının ardından taksiye atladığı gibi gittiği Tandoğan'daki mütevazi Genel Merkez'de, Rahşan Ecevit diye bağıran işçilerden çiçek alırken verdiği görüntüyle meydan okuyuşu...
Hani yok öyle, biz burdayız ve gitmiyoruz mesajlı bir meydan okuma...
İşin insanî boyutu doğrusu takdire şayan. Ama keşke her şey öyle kalabilse...
Her birisi birer vampir, medyanın oturan boğaları televizyon ekranlarında ya da köşe başlarında Ecevitler'i dillerine doladılar bir kere...
Ecevitler son Başbakan sıfatının son günlerini yaşıyorlar. Aslında bu birazda bitkisel hayata giren hastanın ömrünü, azıcık daha uzatmaktan başka bir işe yaramayacak.
"Başbakan hasta olduğu için ekonomi kötü" yollu değerlendirmeleri fazla ciddiye almaya herhalde gerek yok. Ankara gerçeğinde bunun anlamı şudur:
IMF ve AB taleplerini Meclis'e ve kamuoyuna yediren bir Başbakan yok...
Bu açıdan bakınca sağlıklı bir başbakan yerine ben sağlıksızını kendi adıma tercih ediyorum.
Hiç değilse direktifler ulaşmakta ve sindirilmekte biraz daha zorlaşır.
Ecevit günde iki kere doğruyu gösteren bir saat gibiydi. Yerine atanmaya çalışınlarsa tam bir taşeron. Müteahhiti taşerona tercih ederim.
Sağlıktan çok öte
Bugün Türkiye'nin meselesi Ecevit'in sağlığını da, haleflerleri kim olacak sorusunu da çoktan aşmıştır.
Kaybeden Türkiye'dir ve görünen o ki bu mesele, bir başbakanın sağlığını dahi çoktan sollamış durumdadır. Ecevit'in sağlığı etrafında yapılan tartışmalarda esas konu Türkiye'nin batışı değil, ülkeyi tüketecek son altın vuruşu kimin ve kimlerin kontrolünde yapılacağı senaryosunun çeşitlemelerinden ibarettir.
AB'nin mi, ABD'nin mi? Doğan Karteli'nin mi yoksa Yılmaz ve şurekasının mı?
Başbakan'ın 27 Haziran'da Başkent hastanesinin arka kapısından girerek geçireceği, tam teşekküllü kontrol ve alacağı rapor Ecevitlerin daha ne kadar direneceğinin de günlerini gösterecek.
Ecevitler'in Başkent hastanesinden alacakları rapor muhtemeldir ki tıbbi kavramlarla yoğunlaştırılmış ama Başbakan'ın önünü kapatmayacak bir yazı olacak. Ama önünü de açamayacağı kesin.
Niçin GATA, ya da Hacettepe değil de Haberal sorusundaki gizli cevaba rağmen bu mümkün olmayacak. Yalçın Küçük'ün Haberal'la ilgili sabetaist değerlendirmeleri, Ankara'nın 2. Doğramacısı doğdu ve bu yakınlıktaki tespitlere rağmen Başkent hastanesinin yapacağı fazla bir şey yok. Başbakan artık bir EX'tir.
Mesele kontrollü geçiş
Sorun "Ecevit sonrasının" kontrollü geçişiyle ilgilidir ve Başbakan Washington'a da uzaktır.
Ecevit'in Ankara'da konsültasyondan geçtiği saatlerde Kemal Derviş'te Washington'da kendi geleceğini masaya yatırmaktadır.
Tıpkı Ecevit'in yıllar önce burslu gazeteci olarak gittiği Amerika'dan "yürü ya kulum" desteğiyle büyüdüğü, büyütüldüğü gibi. Amerika hükmünü icra ediyor. Ve Derviş Washington dönüşünde Başbakanlık koltuğuna oturmanın hesaplarını yapıyor.
Rakiplerse belli. İlla da İsmail Cem İpekçi... Aslında herbirisi aynı kavmin çocukları olan bu yarışa, aile içi rekabet de diyebiliriz. Yorgo Papandreu'nun hitabıyla Smail'de, Pazartesi akşamı Kartel'in yırtıcı kuşlarından birinin tezgahından geçti. Karşılıklı yağlamalar, yıkamalar eşliğinde "makûl" Dışişleri bakanımız faziletlerini anlattı ve ben buradayım mesajını verdi.
Bir paylaşma yapmak gerekirse şöyle de diyebiliriz:
"Cem Avrupa'nın, Derviş ABD'nin adamıyım demeye getiriyor."
Bu ikilimede Hüsamettin Özkan'a da düşen herhalde Anadoluluktur. Ama onu iş yapmayacağına da şüphe yok.
Ankara çünkü sadece Ankara değil. Ankara adeta bir "taşeron başkent" görüntüsü çizerken, sırtınızı Türkiye'ye dayayarak iş yapmak için fazlasıyla baba yürekli olmak lazım. O baba yürek de herhalde ve kuşkusuz DSP içinde yer almıyor.
Ecevitsiz dönem başladı. Bir tarih şöyle veya böyle yerini akrabalarına bırakarak ve eşini de yanına alarak Oran'a çekilecek. Yaşadığımız günler sadece uzatmalarla ilgilidir ve Başbakan'ın şahsından çok, Türkiye'de siyasetin yeni baştan dizaynı meselesidir. Bunun için 2002'nin Haziran-Aralık dönemi bir milad görevi görecektir. Hiç kimsenin şüphesi olmasın...
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Ahmet Erimhan / diğer yazıları
- Sahili olmayan umman / 14.04.2022
- Ümit Özdağ, Hüseyin Baş… Uzaklarda Arama / 09.06.2021
- Ümit Özdağ, Hüseyin Baş… Uzaklarda Arama / 06.06.2021
- Birlik ve beraberlik ölümden başka her şeyi yener / 17.05.2021
- Ermeni Meselesi ve Gerçekler / 25.04.2021
- Osmanlı İslamı / 18.04.2021
- Sensizlik, benim şiirim / 11.04.2021
- Fikirlerin halledemediği davaları kan halleder / 04.04.2021
- Dünya bir leştir, taliplileri köpektir! / 28.03.2021
- Rüzgâr eken fırtına biçer / 23.03.2021
- Ümit Özdağ, Hüseyin Baş… Uzaklarda Arama / 09.06.2021
- Ümit Özdağ, Hüseyin Baş… Uzaklarda Arama / 06.06.2021
- Birlik ve beraberlik ölümden başka her şeyi yener / 17.05.2021
- Ermeni Meselesi ve Gerçekler / 25.04.2021
- Osmanlı İslamı / 18.04.2021
- Sensizlik, benim şiirim / 11.04.2021
- Fikirlerin halledemediği davaları kan halleder / 04.04.2021
- Dünya bir leştir, taliplileri köpektir! / 28.03.2021
- Rüzgâr eken fırtına biçer / 23.03.2021






























































































