Ortadoğu'ya bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir: Irak, Suriye ve Libya'da devlet yapıları parçalanmış; merkezî otorite yerini çok başlı, dışa bağımlı yapılara bırakmıştır. Bu tablo bir yönetim zaafının ya da iç dinamiklerin tesadüfî sonucu değildir. Aksine, uzun vadeli ve planlı bir ulus-devlet tasfiye stratejisinin sahadaki yansımasıdır. Bu noktada altını özellikle çizmek gerekir. "Ortadoğu'da hiçbir gelişme tesadüf değildir; tesadüf gibi görünenler bile çok katmanlı planların sonucudur." Irak'ta etnik ve mezhepsel bölünme; Suriye'de PYD/YPG, rejim ve farklı silahlı unsurlar; Libya'da Trablus, doğu ve güney eksenleri… Coğrafyalar ve aktörler değişse de sonuç aynıdır: zayıf devlet, güçlü dış aktör. Bu durum, modern bir emperyalizm biçimidir:
Bugün kimse doğrudan işgal etmiyor; devlet yapısını bozuyor, toplumu parçalıyor, sonra o parçaların üzerinde hâkimiyet kuruyor. Batı'nın kendi tarihinde yaşadığı mezhep savaşları ve iç çatışmalar, bugün İslam coğrafyasına ihraç edilmektedir. Mezhep ve etnik kimlikler, siyasetin ana ekseni hâline getirilerek toplumlar içeriden çözülmektedir. Bu, klasik sömürgecilikten daha sofistike ama daha yıkıcı bir yöntemdir. Bu parçalanma modeli, sadece Irak ve Suriye'ye özgü değildir. Türkiye için de benzer bir senaryo kurgulanmaktadır. Etnik ve mezhepsel kimliklerin siyasetin merkezine çekilmesi, terörle hukukun dışında zeminler oluşturma arayışları ve ulus-devlet kavramının itibarsızlaştırılması; Türkiye'yi Iraklaştırma ve Suriyelileştirme riskini doğurmaktadır. Bu bağlamda "ulus devlet" kavramına yönelik saldırılar tesadüf değildir. Çünkü ulus devlet; tek egemenlik, tek hukuk ve millet iradesi demektir. Emperyal projeler ise çok başlılık, belirsizlik ve bağımlılık ister.
Doğu Akdeniz'de Yunanistan–İsrail–GKRY üçlüsünün oluşturduğu enerji ve güvenlik hattı, Türkiye'yi çevreleme stratejisinin deniz ayağını oluşturmaktadır. Bu hattın merkezinde enerji kaynakları ve Avrupa'ya uzanan enerji koridorları vardır. Benzer bir baskı Karadeniz'de görülmektedir. Montrö rejiminin tartışmaya açılması ve Kanal İstanbul üzerinden yeni bir denge kurulmak istenmesi, Türkiye'yi büyük güç rekabetinin doğrudan tarafı hâline getirme amacını taşımaktadır. Türkiye'yi bugüne kadar bu senaryolardan koruyan temel unsur, ulus-devlet aklıdır. Bu aklın mimarı ise Mustafa Kemal Atatürk'tür. Montrö Sözleşmesi, komşuluk temelli dış politika ve denge stratejisi sayesinde Türkiye, Ukrayna–Rusya savaşının dışında kalabilmiştir. Bu, tesadüf değil; bilinçli bir devlet aklının sonucudur. Bugün Atatürk'e yönelik sistemli saldırılar da bu yüzden anlamlıdır. Çünkü Atatürk'ün kurduğu yapı; emperyalizmin böl-parçala-yönet planlarını boşa çıkaran nadir örneklerden biridir. Bugün ise dış politika, iç politikaya malzeme edilen sert söylemlerle yürütülmektedir. Sert retoriğin arkasını dolduracak askerî, ekonomik ve diplomatik hazırlıklar olmadan yapılan her çıkış, Türkiye'yi daha kırılgan hâle getirmektedir.
Devlet, söylemle değil; kurumsal akılla, dengeyle ve uzun vadeli planlamayla yönetilir. Bugün yapılması gereken açıktır: İç cepheyi tahkim eden, hukuka ve eşit yurttaşlık ilkesine dayalı bir ulus-devlet anlayışını güçlendirmek; dış politikada ise günübirlik değil, uzun vadeli devlet aklıyla hareket etmektir. Aksi hâlde Türkiye'ye biçilen rol; güçlü bir merkezî devlet değil, parçalanmış Ortadoğu ülkelerinin kaderini paylaşan bir yapı olacaktır.
- Mekke: Teslimiyetin, arayışın ve birliğin merkezi / 28.01.2026
- Medine: Kalbin eğitildiği şehir / 25.01.2026
- Yeni dünya düzeninde güvenlik satılık mı? / 24.01.2026
- Ulus devlet olmadan güvenlik olmaz / 23.01.2026
- Atatürk’ün devlet aklı bugün ne söyler? / 11.01.2026
- Yeni dünya düzeni: Arka bahçeler çağı / 10.01.2026
- İç cepheyi tanımlayalım mı? / 09.01.2026
- Para imparatorluğu çökerken / 08.01.2026
- Emekli ve asgari ücretlinin gücü görmezden gelinemez / 05.01.2026

























































































