logo
21 HAZİRAN 2026

Raflara ceza, üreticiye baskı

19.06.2026 00:00:00

Türkiye, yaz aylarının gelmesiyle birlikte mutfağın en temel protein kaynaklarından biri olan beyaz et fiyatlarındaki artışı ve buna bağlı olarak gelişen operasyonları konuşuyor. 

Sektörün devasa 13 firmasına açılan soruşturmalar, adli kontroller, gözaltılar ve son olarak zincir marketlere kesilen 10 milyon lirayı aşkın fahiş fiyat cezaları, ekonomi gündeminin tam ortasına oturdu. 

Hükümetin fahiş fiyat artışlarını engellemek ve tüketiciyi korumak gerekesiyle attığı bu adımlar ilk bakışta olumlu bir refleks gibi görünse de madalyonun diğer yüzü, derin bir yapısal krizin sinyallerini veriyor. 

Sadece etikete bakarak ceza kesmek, adil bir yaklaşım olarak görülmüyor.

Fiyat baskısı ve can yakan maliyet çıkmazı

Bir firmanın ya da esnafın sadece fiyat artışına bakarak onu "fırsatçı" ilan etmek, adil bir ekonomik yaklaşım olamaz. 

Ticaret Bakanlığı'nın denetimleri ve kestiği cezalar iç piyasayı dengelemek adına bir gözdağı işlevi görebilir; fakat kalıcı bir çözüm sunmaktan uzaktır. 

Hakkaniyetli bir denetim mekanizmasının, fiyat etiketinden önce şirketin girdi maliyetlerini, istihdam yükünü, enerji giderlerini ve kira artışlarını masaya yatırması gerekir.

Buradaki en büyük risklerden biri, piyasa dinamiklerinin göz ardı edilerek fiyatların idari baskıyla (veya halk diliyle "sopayla") aşağı çekilmeye çalışılmasıdır. 

Beyaz et sektörü gibi yılın büyük bölümünde fiyatlarını baskılamak zorunda kalan, ancak yaz aylarında artan taleple birlikte nefes alıp kâr edebilen sektörleri tamamen sıkıştırmak, yerli üretimi baltalamaktan başka bir işe yaramaz. 

Tıpkı Bodrum'da sadece 3-4 ay turizm sezonu olan ama 12 ay boyunca devasa dükkan kiraları ödemek zorunda kalan bir esnafın durumunda olduğu gibi, işletmelerin hayatta kalabilmek için dönemsel fiyat stratejileri yapması kaçınılmazdır. 

Eğer bu işletmelerin dönemsel gelir elde etme imkanını da ellerinden alırsanız, diğer ayların sabit maliyetlerini karşılayamaz hale gelir ve kapılarına kilit vururlar.

Rakamların söylediği: Tarım-ÜFE ve kredi kıskacı

Piyasadaki fiyat artışlarının arkasındaki asıl motoru görmek için Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) resmi verilerine bakmak yeterlidir. 

Açıklanan son verilere göre, Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) yıllık yüzde 43,08 artmış durumda. Daha da çarpıcı olanı, aylık bazda en yüksek artışın yüzde 10,48 ile "canlı kümes hayvanları ve yumurtalar" alt grubunda gerçekleşmesidir. 

Yani üreticinin bizzat kendisi, tavuğu yetiştirirken aylık yüzde 10'un üzerinde bir maliyet patlamasıyla karşı karşıya kalmıştır.

Hükümetin resmi enflasyon hedefi ya da tüketici enflasyonu yüzde 30'lar seviyesinde seyrederken, tarımsal üretimdeki ham madde ve girdi maliyetleri yüzde 43'ün üzerine çıkıyorsa, üreticinin ürününe zam yapması bir lüks değil, hayatta kalma refleksidir. 

Üstelik bu maliyet sarmalı sadece ham maddeyle sınırlı değil; Merkez Bankası verilerine göre yıllık yüzde 65'lere dayanan ihtiyaç ve ticari kredi faizleri, üreticinin finansmana erişimini imkansız hale getiriyor. 

Yatırım yapmak, çarkları döndürmek için bankadan yüzde 65 maliyetle kredi çeken bir şirket, bu finansman yükünü fiyatlarına yansıtamazsa batmaya mahkumdur. 

Kamunun emlak vergilerine, ÖTV oranlarına, akaryakıta ve harçlara 6 ayda bir katbekat zam yaptığı, hatta geçmişte çift vergi uygulamalarının yaşandığı bir ekonomik iklimde, tüm faturayı üreticiye ve perakendeciye kesmek büyük bir tutarsızlıktır.

Özelleştirme hafızası ve "tavuk dürüm" ekonomisi

Ekonomideki bu yapısal tıkanıklık, kaçınılmaz olarak daha derin siyasi ve stratejik eleştirileri de beraberinde getiriyor. 

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın da vurguladığı gibi, bugün halkın çıkarlarını koruma iddiasıyla üretim şirketlerine kayyum atama noktasına gelen yönetim anlayışı, geçmişteki büyük özelleştirme hamleleriyle çelişmektedir. 

SEKA'nın kapatılması, TEKEL'in satılması, Sümerbank'ın tasfiye edilmesi, şeker fabrikalarının ve limanların elden çıkarılması, devletin üretimdeki gücünü ve regülasyon yeteneğini zayıflatmıştır.

Hüseyin Baş'ın ifade ettiği gibi, "Bu halkın en çok tavuk dürüm yiyor olmasının sebebi tavuğu çok sevmesi değil, cebinde para olmayışı."

Bugün Türkiye'de en yaygın tüketilen proteinin beyaz et olması ve insanların tavuk dürüm kuyruklarına girmesi, ekonomik bir refahın değil, alım gücünün düşmesinin bir sonucudur. 

Kırmızı et fiyatlarının ulaşılamaz seviyelere gelmesinin ardından, beyaz et sektörünün de cezalar, kayyum tedbirleri ve idari baskılarla çıkmaza sokulması, çok daha tehlikeli bir kapıyı aralamaktadır: İthalat. 

Tıpkı kırmızı ette yapıldığı gibi, yerli üreticiyi bitirip beyaz eti de dışarıdan ithal etmeye başlamak, ülkenin gıda egemenliğine vurulacak en büyük darbelerden biri olacaktır. 

Çözüm, üreticiyi cezalandırmak ya da emekliye, memura verilecek zam dönemlerinde enflasyonu suni olarak düşük göstermek için piyasayı baskılamak değildir; çözüm, BTP'nin parti programında olan Prof. Dr. Haydar Baş'a ait Milli Ekonomi Modeli'nde ifade edildiği gibi, yerli üretimi sıfır faizli kredilerle, milli enerji ve ham madde politikalarıyla gerçek anlamda desteklemekten geçmektedir.

 
Murat Çabas / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.