Orta Doğu ve Avrasya coğrafyası, askeri gerilimlerin, diplomasi masalarındaki sert pazarlıkların ve stratejik hamlelerin aynı anda yaşandığı kritik bir süreçten geçiyor.
Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini en üst perdeden dile getirmesi, Ukrayna ve ABD ile yürütülen dolaylı temaslar ve Washington-Tel Aviv hattındaki kapalı kapılar arkasında şekillenen planlar, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini gösteriyor.
Gelişmeler, askeri bir hezimet yaşayan değil, tam aksine sahada kazanan, Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir savunma ve koz aracına dönüştürerek oyunun kurallarını yeniden yazan bir İran portresi çiziyor.
Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nda kırmızıçizgileri
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi'nin Umman üzerinden yürütülen müzakerelere ilişkin açıklamaları, Tahran'ın Hürmüz Boğazı konusundaki tavrının tavizsiz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Garibabadi, boğazdaki güzergahlardan birinin tamamen, diğerinin ise belirli bir bölümünün İran kontrolünde olmasını şart koşarken, bu önerinin kabul edilmemesi halinde Boğaz'ın kapalı kalmaya devam edeceğini ve İran'ın çatışmaların yeniden başlamasına hazır olduğunu net bir dille ifade etmektedir.
Tahran'ın Boğaz'ın güney güzergahını tanımaması ve Umman'ın mayın temizleme girişimlerine izin vermemesi, Hürmüz üzerindeki egemenlik iddiasını fiili bir savunma kapasitesine dönüştürdüğünü gösteriyor.
Açıklamalarda öne çıkan en çarpıcı unsur, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı sadece bir geçiş noktası değil, ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası ve stratejik bir gelir kaynağı olarak görmesidir.
Bölgeye yaklaşmaya çalışan Avrupa savaş gemilerini meşru hedef ilan eden Tahran yönetimi, deniz ablukası veya yaptırımlar yoluyla geri adım atmayacağını tecrübesiyle vurguluyor.
ABD ile doğrudan bir müzakere planı bulunmadığını belirten İranlı yetkililer, Hürmüz'ün hiçbir zaman savaş öncesi durumuna dönmeyeceğinin altını çizmektedir.
Nitekim Devrim Muhafızları Ordusu'nun uyarıları dikkate almayan petrol tankerlerini hedef alarak durdurması ve Ürdün'deki ABD hava üssü ile CENTCOM merkezine balistik füzelerle yanıt vermesi, Tahran'ın sahadaki caydırıcılığını ve misilleme kararlılığını kanıtlar niteliktedir.
Ukrayna'nın geri adımı ve İran'ın tazminat talebi
Deniz hatlarındaki gerilim sadece Basra Körfezi ile sınırlı kalmayıp Hazar Denizi eksenine de sıçramış durumdadır.
Ukrayna Güvenlik Servisi'nin (SBU) Hazar Denizi'nde Rusya'ya ait bir petrol platformu ile İran-Rusya arasında askeri kargo taşıdığı iddia edilen gemilere düzenlediği İHA saldırısı, iki ülke arasında doğrudan bir diplomasi trafiğini beraberinde getirmiştir.
Ukrayna Dışişleri Bakanı Andrii Sybiha'nın İranlı mevkidaşı Abbas Erakçi ile yaptığı görüşmede, saldırının kasıtlı olmadığını ve Kiev'in tırmanma amacı taşımadığını belirterek güvence vermesi, Ukrayna'nın bu hassas denklemde geri adım attığını göstermektedir.
Buna karşın İran tarafı, sağlanan diplomasi kanalını şartlı bir zeminde tutmayı tercih etmektedir.
Dışişleri Bakanı Erakçi, ülkesinin gerilimi artırmak istemediğini belirtmekle birlikte, vatandaşlarına ve çıkarlarına yönelik her türlü saldırının kabul edilemez olduğunu vurgulayarak verilen zararların tazmin edilmesini talep etmiştir.
Kiev'in sivil gemileri hedef almadığı yönündeki savunmasına rağmen Tahran'ın masaya tazminat şartı koyması, İran'ın bölgesel ve küresel denklemde diplomatik konumunu ne kadar sert ve özgüvenli savunduğunu bir kez daha doğrulamaktadır.
Washington-Tel Aviv hattının kapalı kapılar arkasındaki yeni planı
Sahanın ve diplomasinin diğer ucunda ise İsrail ve ABD arasındaki stratejik işbirliği derinleşerek devam etmektedir.
İsrail Başbakanı Netanyahu'nun ABD Başkanı Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeyi "mükemmel" ve "en iyi görüşmelerden biri" olarak nitelendirmesi, bölgeye yönelik "olumsuz", "tehlikeli" yeni bir vizyonun habercisidir.
Yapılan açıklamalara göre, görüşmenin ana gündem maddesini İran'ın nükleer silah elde etmesini engelleme hedefi oluştururken, liderlerin tam mutabakat ve işbirliği vurgusu yapması dikkat çekmektedir.
Halbuki İran'ın nükleer programını engelleme asıl hedefleri değil sadece bahanedir, asıl hedef ise bölgeyi kontrol altına almak, kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmek, petrodolar sistemini yeniden oluşturabilmektir.
Netanyahu'nun Trump'la görüşmesinin ana gündemini "İran" oluşturması, İsrail yetkililerinin bu görüşmeyle ilgili açıklamaları, sıcak çatışma ortamında zaman zaman denklem dışı kalmış gibi görünen İsrail'in, aslında ABD-İran geriliminin tam merkezinde yer aldığını göstermektedir.
Abraham Anlaşmaları'nın genişletilmesi ve bölge ülkelerinin bu sürece dahil edilmesi, İsrail'in bölgesel nüfuzunu pekiştirme ve Arap dünyasını kendi stratejik eksenine çekme arayışının bir devamıdır.
Netanyahu ve Trump arasındaki bu uyum, Hürmüz'de ve sahanın genelinde taviz vermeyen İran'a karşı kapalı kapılar arkasında yeni ve kapsamlı bir baskı senaryosunun kurgulandığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.
- Kıbrıs’ta taviz mi, tam bağımsızlık mı? / 30.07.2026
- İsrail’in suni intifada hesabı ve işgalin yeni aşaması / 29.07.2026
- Küresel savaşın eşiğindeki satranç / 28.07.2026
- Batı Şeria’da ilhakın yeni perdesi / 27.07.2026
- Savaşların arka planı: Finansal egemenlik mücadelesi / 26.07.2026
- ABD’nin İran’a saldırılarının gölgesinde İsrail’in korunma stratejisi / 25.07.2026
- Sevr'in karanlığından Lozan'ın aydınlığına / 24.07.2026
- ABD’nin çift cephe ve kaynak yetersizliği çıkmazı / 23.07.2026
- Pazarlıkla terör bitmez: "Çerçeve yasa" ve riskleri / 22.07.2026























































