Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Mayıs ayına ilişkin tüketici fiyat endeksi verilerini kamuoyuyla paylaştı. Açıklanan resmi rakamlara göre, Mayıs ayında enflasyon aylık bazda yüzde 1,71, yıllık bazda ise yüzde 32,61 olarak gerçekleşti.
Bu veriler yalnızca makroekonomik birer gösterge olmaktan öte, yılda iki kez maaş zammı alan milyonlarca SSK ve Bağ-Kur emeklisi ile memurun Temmuz ayında elde edeceği gelir artışını doğrudan belirleyen yasal birer parametredir.
Nitekim Mayıs ayı verisiyle birlikte, emeklilerin ilk beş ay itibarıyla garanti altına aldığı zam oranı yüzde 16,61 olarak kesinleşti.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, bağımsız iktisatçılardan oluşan Enflasyon Araştırma Grubu'nun (ENAG) hesaplamaları yer alıyor.
ENAG'a göre ise Mayıs ayında fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 2,16 artarken, yıllık enflasyon yüzde 53,13 seviyesine ulaştı.
Resmi kurumlar ile bağımsız araştırma grupları arasındaki bu derin uçurum, sokaktaki vatandaşın cüzdanında hissettiği gerçek enflasyon ile masada hesaplanan enflasyon arasındaki tarihi uyumsuzluğu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Dönemsel enflasyon illüzyonu ve eriyen satın alma gücü
Yılın ilk beş ayına ait veriler kronolojik olarak incelendiğinde, ekonomi yönetimi ve veri mühendisliği açısından son derece düşündürücü bir döngü ile karşılaşılmaktadır.
Ocak ayında TÜİK tarafından yüzde 4,84 olarak açıklanan aylık enflasyon, Şubat'ta yüzde 2,96'ya, Mart'ta yüzde 1,94'e gerilemiş, Nisan'daki yüzde 4,18'lik yapay yükselişin ardından Mayıs ayında yeniden yüzde 1,71 seviyesine kadar bastırılmıştır.
Her altı ayda bir, yani emekli ve memur maaş zammı dönemlerinin yaklaştığı Mayıs-Haziran ve Kasım-Aralık aylarında aylık enflasyonun sistematik bir şekilde düşük çıkması, kamuoyunda bunun bir "tesadüf" olup olmadığı sorusunu haklı olarak doğurmaktadır.
Ocak ayında neredeyse yüzde 5'e dayanan fiyat artış hızının, piyasa koşullarında hiçbir yapısal iyileşme olmamasına rağmen Mayıs ayında yüzde 1,71'e gerilemesi, hayatın olağan akışına ve matematiksel gerçeklere aykırıdır.
Bu durumun ürettiği temel sonuç, vatandaşın gelirinin TÜİK'in kağıt üzerindeki iyimser verilerine göre artırılması, buna karşın zorunlu harcamalarının piyasanın sert gerçeklerine (en azından ENAG verilerine) göre yükselmesidir.
Vatandaşlar markette, pazarda, barınmada ve temel hizmetlerde yüzde 100'ü aşan, hatta bazı bölgelerde emlak vergilerinde şahit olunduğu üzere 3 ila 5 katına çıkan devasa fiyat artışlarıyla mücadele etmektedir.
Resmi enflasyonun yüzde 30'lar civarında gösterilmesi, maaş zamlarının bu orana endekslenmesi demektir. Aradaki bu kara delik, satın alma gücünün sinsice yok edilmesinden başka bir şey değildir.
AKP iktidarı döneminde geniş halk kitlelerinin istikrarlı bir şekilde fakirleşmesinin, orta sınıfın tasfiye edilmesinin ardındaki ana mekanizma tam olarak budur: Gelirler gerçeklerle örtüşmeyen resmi verilere göre artmakta, masraflar ise piyasa gerçeğiyle katlanmaktadır.
Küresel kulvarda sınıfta kalan Türkiye ekonomisi
Mevcut iktidar yıllardır "enflasyonla kararlılıkla mücadele edildiği" yönünde söylemler geliştirse de, uluslararası kıyaslamalar Türkiye'nin dünya genelinde nasıl bir ekonomik yıkım ve yalnızlık içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Sözcüsü Lütfullah Önder'in konuya dair çarpıcı açıklamaları, makro tablonun vehametini özetler niteliktedir.
Önder, iktidarın ekonominin kontrolünü tümüyle kaybettiğini vurgulayarak şu çarpıcı istatistikleri paylaşmıştır:
"Yıllardır 'enflasyonla mücadele ediyoruz' diyerek milleti inim inim inlettiler. Millet yoksullaştı, yoksullukla boğuşuyor. Ancak dönüp baktığımız zaman, dünyadaki 193 ülkenin 188'inde enflasyon Türkiye'den daha düşük. Afrika'da 56 ülke var. Bu 56 ülkenin 55'inde enflasyon Türkiye'den daha düşük. Enflasyonla mücadelede sınıfta kaldınız."
TÜİK'in törpülenmiş, perdelenmiş haliyle bile sunduğu yüzde 32,61'lik yıllık enflasyon oranı dahi, Türkiye'yi küresel ligde en kötü durumdaki ilk birkaç ülkeden biri yapmaya yetmektedir.
Dünyanın en kırılgan, en az gelişmiş ekonomilerinde dahi fiyat istikrarı büyük ölçüde sağlanmışken, Türkiye'nin Afrika kıtasındaki 56 ülkenin 55'inden daha yüksek bir enflasyona sahip olması, uygulanan para ve maliye politikalarının fiyaskoyla sonuçlandığının tescilidir.
Enflasyon artık sadece teknik bir başarısızlık değil; toplumsal adaleti, iç barışı ve geleceğe olan inancı kemiren derin bir yapısal krize dönüşmüştür.
Çözüm yolu kemer sıkmak değil, maliyetleri aşağı çekmektir
Bugüne kadar uygulanan IMF patentli ya da neoliberal kökenli ezber politikalar, enflasyonla mücadeleyi daima "vatandaşın kemerini sıkması", talebin zorla kısılması ve emeğin ucuzlatılması olarak kurgulamıştır.
Oysa Türkiye'deki enflasyonun temel karakteri talep kökenli değil; dünyaca ünlü iktisatçı, Milli Ekonomi Modeli'nin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar öncesinden teşhis ettiği gibi tamamen maliyet kaynaklıdır.
Yani Türkiye'de bir maliyet enflasyonu egemendir. Üreticinin finansmana erişim maliyeti, hammadde fiyatları, fahiş enerji faturaları, ağır vergi yükleri ve yüksek nakliye giderleri aşağı çekilmeden, piyasada fiyatların kendiliğinden düşmesini beklemek tam bir hayalperestliktir.
Gerçek ve kalıcı bir fiyat istikrarı sağlamak, milleti resmi enflasyon verileriyle fakirleştiren bu çarpık çarkı kırmak için izlenecek harita bellidir. Çözüm, Milli Ekonomi Modeli'nin sunduğu yapısal projelerin bir an önce hayata geçirilmesinde yatmaktadır.
Bu doğrultuda; üreticiye ve sanayiciye sıfır faizli finansman imkanları sunulmalı, madenlerimiz uluslararası kartellerin sömürüsünden kurtarılarak milli politikalara tabi tutulmalı, yerli enerji ve yerli petrol üretimi seferberliği başlatılarak üretim süreçlerindeki girdi maliyetleri radikal bir biçimde düşürülmelidir.
Devletin gelir yapısı, sadece vatandaşın sırtına yüklenen vergilerden ibaret olmaktan çıkarılmalı; vergi dışı milli gelir kaynakları artırılmalıdır.
Enflasyon, maaşları düşük belirleyerek bütçe açığını kapatmanın bir kılıfı olmaktan çıkarılmalı, vatandaşın yaşam kalitesini ve refahını yükseltmeye hizmet eden şeffaf bir veri haline dönüştürülmelidir.
Bunun tek makul, bilimsel ve yerli yol haritası ise Milli Ekonomi Modeli'dir.
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Raflara ceza, üreticiye baskı / 19.06.2026
- İsrail’in bitmeyen yayılmacılık stratejisi / 18.06.2026
- Bütçe açıkları, faiz sarmalı ve kanıksanan yoksulluk / 17.06.2026
- Ortadoğu’da savaşa ‘reklam arası’ mı, yeni bir dönem mi? / 16.06.2026
- Gerçek enflasyonun altında ezilen emekli ve işçi / 15.06.2026

























































