İstanbul'da yine sel, yine su baskınları, yine can kayıpları... 14 Ekim'de başlayan şiddetli yağışın ardından evler, işyerleri su altında kaldı. Ayazağa'da araçlar sürüklendi, insanlar mahsur kaldı. Hayatını kaybeden vatandaşlarımız oldu. Bir yanda evindeki çamuru temizleyen insanlar, diğer yanda kayıp yakınından gelecek bir haberi bekleyen aileler... Dere yataklarında yürütülen aramalar, yaşanan acının bir başka yüzü oldu. Hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum. Fakat yalnızca başsağlığı dileyip geçemeyiz. Suyu boşaltıp çamuru temizledikten sonra meseleyi kapatırsak, bir sonraki yağmurda aynı acının karşısına yeniden çıkarız. Soruyorum: İstanbul'da insanların evlerinde, sokaklarında, araçlarında can güvenliği neden yağmurun şiddetine bağlı hâle geliyor? Yönetmek, felaketin ardından açıklama yapmak mıdır? Yoksa o felaket yaşanmadan insanı koruyacak tedbiri almak mıdır?
İstanbul'u tepeleriyle anlatıyoruz. İstanbul'un su yollarını bir düşünelim: Ayamama, Kağıthane, Alibeyköy, Kurbağalıdere, Riva... Bunlar yalnızca haritada gördüğümüz isimler değildir. Bu şehrin suyunu taşıyan, vadilerini biçimlendiren doğal sistemin parçalarıdır. Ayazağa ve Cendere çevresinde yaşananlar, dereyle yerleşim arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Suyun nereden geldiğine, hangi yoldan aktığına ve nerede sıkıştığına bakmadan çözüm üretemeyiz. Dere yatağı, üzerine istediğinizi yapabileceğiniz boş arsa değildir. Yüzyılların, bazen binlerce yılın oluşturduğu bir akış yoludur. Siz üzerini kapattığınızda, kesitini daralttığınızda, çevresini betonla doldurduğunuzda suya başka bir tabiat öğretemezsiniz. İmar planında çizgiyi değiştirmiş olabilirsiniz; suyun akacağı yönü bir kararla ortadan kaldıramazsınız. Yağmur geldiğinde su yine yolunu arar. Önüne ev koymuşsanız eve, yol koymuşsanız yola dayanır.
Dereler şehrin damarlarıdır. Damarları tıkarsanız hayatın akışını bozarsınız. Mesele yalnızca ana dereyi temizlemekle de bitmez. Ona su taşıyan küçük kollar, yamaçlar, toprağın suyu emebildiği alanlar birlikte korunmalıdır. Bir taraftan dereyi temizleyip diğer taraftan havzasını betonlaştırırsanız yaptığınız işin etkisini kendiniz azaltırsınız. Şehrin su meselesini birkaç menfeze, birkaç iş makinesine sığdıramazsınız. Elbette yağış çok şiddetli olabilir. Fakat bu tespit, yerleşim kararlarını ve altyapının yeterliliğini sorgulamamıza engel değildir. Hangi dere kesiti yetersiz kaldı? Hangi geçiş suyun akışını daralttı? Hangi yapı taşkın alanında bulunuyor? Uyarılar nasıl değerlendirildi? Bunların cevaplarını öğrenmek vatandaşın hakkıdır. Merkezi yönetim de belediyeler de kendi sorumluluğunu açıkça ortaya koymalıdır. Milletin acısı, karşılıklı suçlamalar arasında kaybolmamalıdır.
Bilim insanının sözü açılış töreninde alkışlanıp imar masasında unutulamaz. Şehircilik bir bilimdir. Bir binanın yüksekliğini, bir yolun genişliğini, bir mahallenin nüfusunu birbirinden bağımsız düşünemezsiniz. Ağacı, toprağı, dereyi hesaptan çıkarıp yalnızca inşaat alanını büyütürseniz yaşanabilir şehir kuramazsınız. Çocuğun oynayacağı yer, insanın nefes alacağı alan, suyun akacağı yol da planın içinde olmalıdır. Kentsel dönüşümde de aynı yanlışa düşmeyelim. Eski binayı yenilemek gereklidir ama aynı dar sokak, aynı altyapı yetersizliği, aynı otopark ve okul eksikliği devam ediyorsa mahalle dönüşmüş olmaz. Yerinde dönüşüm, yanlışların da yerinde korunması anlamına gelmemelidir. Gerektiğinde mahalle bütün olarak ele alınmalı; taşkın riski, ulaşım, yeşil alan ve barınma ihtiyacı birlikte çözülmelidir.
Bu felaketten çıkaracağımız ders, İstanbul'un su düzenini etkileyecek her yeni kararı çok daha dikkatli sorgulamak olmalıdır. Tam burada Kanal İstanbul meselesini tarihe not düşmek istiyorum. Derelerinin taşıdığı suyu güvenle yönetemeyen İstanbul'un önüne, su havzalarını ve yerleşim düzenini etkileyecek yeni bir kanal projesi koyuyoruz. Önce mevcut şehrin güvenliğini sağlamamız gerekmiyor mu? Kaynağımızı, emeğimizi ve zamanımızı öncelikle insanımızı selden, depremden ve güvensiz yapılardan korumaya ayırmak zorunda değil miyiz? Bilim Akademisi'nin Kanal İstanbul raporu, güzergâhın bir su toplama vadisi olduğuna dikkat çekiyor; derin kazının yeraltı sularının akışını etkileyebileceğini belirtiyor. İSKİ'nin değerlendirmelerinde ise Sazlıdere içme suyu kaynağının kaybı, Terkos havzası ve yeraltı suları üzerindeki riskler gündeme getiriliyor. Su kaynaklarının geleceği, siyasi inatlaşmanın konusu yapılamaz. Yanlış bir kararın bedelini yalnızca bugün yaşayanlar ödemez.
Açıkça söylüyorum: Su havzalarını zorlayan, yeni yapılaşma ve nüfus baskısını büyüten bir tercihin İstanbul'u daha kırılgan hâle getirmesinden endişe ediyorum. Yarın bir başka felaket yaşandığında "Bilmiyorduk" denilmesin. Bu uyarılara açık cevap verilmeden nasıl ilerleyeceğiz? İstanbul'un suyunu, toprağını, geleceğini hangi güvenceyle riske atacağız? İstanbul'un daha fazla riske değil, korunmaya ihtiyacı vardır.
Peki, çözüm ne? Dere yataklarını ve taşkın alanlarını koruyacağız. Riskli yerleşimleri vatandaşımızı mağdur etmeden güvenli hâle getireceğiz. Yağmur suyu altyapısını, erken uyarıyı ve tahliye planlarını birlikte güçlendireceğiz. Dönüşümün önceliğini arsanın kazancı değil, insan hayatı belirleyecek. Dar gelirli aileye taşıyamayacağı borcu yükleyip "Başının çaresine bak" demeyeceğiz. Kamu, hangi mahallede ne yapacağını, çalışmayı ne zaman bitireceğini açıklayacak ve hesabını millete verecek. İnsanımız artık her yağmurda suyun kapısına dayanıp dayanmayacağını düşünerek yaşamamalıdır. Prof. Dr. Haydar Baş'ın Millî Ekonomi Modeli'nde esas olan insandır. Şehircilikte de ölçümüz bu olmalıdır: Yapılan iş, insanımızın hayatını güvenli ve yaşanabilir hâle getiriyor mu? Kaynağı hangi ihtiyaca ayırdığınız, nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğunuzu gösterir. Vatandaşın evine su dolarken, çocuğunun güvenliğinden kaygı duyarken ona büyük projelerin ihtişamını anlatamazsınız.
Bizden sonra çocuklarımız, torunlarımız bu şehirde yaşayacak. Onlara beton yığınları arasında korkuyla beklenen yağmurlar mı bırakacağız, güvenle yaşanan mahalleler mi? Şehrin damarlarını tıkayıp sonra suyu suçlayamayız. Başarı, felaketin ardından söylenen sözlerde değildir. Başarı, o acıyı yaşatmamak için zamanında alınan kararlardadır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Şehrin damarlarını tıkarsanız... / 19.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026
- Gençliği tehdit eden yeni düzen / 10.10.2026
- Okul güvenliği yetmez, çocuğu korumak gerekir / 09.10.2026
- Dünya barışının anahtarı: Ekonomik bağımsızlık ve Millî Paralar / 06.10.2026
- Ortadoğu’nun kaderini bölge halkları belirlemeli / 04.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -3- Üretim var, servet var; peki insan neden hâlâ geçim sıkıntısı çekiyor? / 03.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -2- Atatürk: Siyasi bağımsızlıktan iktisadi bağımsızlığa / 02.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -1- Bir millet ekonomik bağımsızlığını nasıl kazanır? / 01.10.2026
- Camiyi ihya ederken tarihi yaralamayalım / 18.10.2026
- Kentsel dönüşümde öncelik rant değil, insan hayatı olmalıdır / 11.10.2026
- Gençliği tehdit eden yeni düzen / 10.10.2026
- Okul güvenliği yetmez, çocuğu korumak gerekir / 09.10.2026
- Dünya barışının anahtarı: Ekonomik bağımsızlık ve Millî Paralar / 06.10.2026
- Ortadoğu’nun kaderini bölge halkları belirlemeli / 04.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -3- Üretim var, servet var; peki insan neden hâlâ geçim sıkıntısı çekiyor? / 03.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -2- Atatürk: Siyasi bağımsızlıktan iktisadi bağımsızlığa / 02.10.2026
- Millî İktisattan Millî Ekonomi Modeline -1- Bir millet ekonomik bağımsızlığını nasıl kazanır? / 01.10.2026























































