Peygamber Efendimizin (SAV) ve Ehl-i Beyt'in hayatına baktığımızda en zor şartlarda bile Allah'ın rızasının dışında en ufak bir yanlış yapmadıklarını İslam'ın ölçülerinde zerre kadar sapma göstermediklerini görürsünüz.
Doğru, ayetle sabittir ki, Cenab-ı Hak onları tertemiz kılmıştır ama Onlar bu temizliği sonuna kadar da hak etmektedirler.
İmam Ali Efendimiz (as) savaşın en kızgın anında düşmanını yere yatırmış tam öldürecekken, adamın suratına tükürmesi sebebiyle bir anda öldürmekten vazgeçmiştir.
Adam, "Neden öldürmedin?" diye sorduğunda, "Sen tükürene kadar seni Allah için öldürecektim, sen tükürünce nefsim karışabilir endişesiyle öldürmekten vazgeçtim" cevabını vermiştir.
Eski savaşları bilirsiniz, şimdiki gibi uzaktan kumandalı savaş yapılmıyor, göğüs göğse, bilek gücüyle ve düşman her tarafta, tam bir kargaşa içinde?
Öyle bir atmosferde bile böyle bir muhakeme içinde olması İmam Ali'nin Allah'ın ve Resulü'nün ölçülerine ne kadar sımsıkı bağlı olduğunu, o ölçüleri bir elbise gibi giydiğini göstermektedir. Aynı örnek tavırları, diğer Ehl-i Beyt imamlarının tamamında da görmekteyiz.
Hilafet, İmam Ali'nin Allah tarafından nasp edilmiş hakkı olmasına rağmen, Resulullah (SAV) bu gerçeği Gadir-i Hum'da tüm ashabına ilan etmiş olmasına rağmen; O, birilerinin bu makamın zahirini Sakife'de demokrasi ile ele geçirmiş olmasına bile Müslümanların parçalanmaması için ve de daha da önemlisi Allah Resulü'nün "Sana gelmezlerse sen onlara gitme" emrinden dolayı tahammül etmiştir.
Birileri hak etmedikleri makam için kan dökerken, O hak O'nun olmasına rağmen Allah'ın ve Resulü'nün emrine uymuştur.
İmam Ali'nin bütün hayatında birçok mükemmel örnekler mevcuttur.
En çarpıcı olanlarından birisi ise; ölmeden çok kısa bir zaman önce katili İbni Mülcem'i işaret ederek, "Bu adam beni öldürecektir" demesi üzerine ashabı kılıçlarını çekerek "Müsaade et ya Ali, hemen boynunu vuralım" dediklerinde "Hayır, daha öldürmedi" demesidir.
Düşünebiliyor musunuz, Allah'ın O'na verdiği ilimle birlikte katilini bilmesine rağmen, o bu suçu daha işlemediğinden dolayı onu cezalandırmıyor.
İmam Ali yaralandıktan sonra, İbni Mülcem'i yakalıyorlar ve o ölümcül yaralı halde bile İmam Ali, "Eğer ölürsem, ona kısas uygulayın, eğer ölmezsem, onun cezasını ben veririm" diyerek büyük bir adalet örneği sergiliyor.
Peki, söyler misiniz o zaman Osmanlı'nın evlat katli mevzuunu İslam'ın neresine koyuyorsunuz?
İslam'ın ölçüsüne göre, suç ortaya çıkmadan, kesinleşmeden ceza verilmez. Ceza da suçun karşılığı olmalıdır. Suç ortaya çıkmadan ceza verilirse, bunu devlet eliyle de yapsanız, fert olarak da yapsanız bu katliamdır, cinayettir, zulümdür. Hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın İslam'ın ölçülerine göre haramdır. Bunu işleyen "cennet mekan" olamaz.
Bu İbni Mülcem gibi Allah düşmanları için de böyle olmasına rağmen; söyler misiniz daha anne sütü emen, inancımıza göre hiçbir günahı olmayan çocukların hangi gerekçeyle olursa olsun öldürülmesi ne anlama gelmektedir?
Prof. Dr. Haydar Baş'ın dünkü makalesinde geçen bir ayeti tekrar hatırlatmakta fayda var: "Kim bir mü'mini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisa suresi, 4/93)
"Ama biz bu öldürmeyi devleti edeb müddet için, yani devletin bekası için, siyaseten, maslahat gereği yapıyoruz" diyebilirler, ki zaten diyorlar, tarih boyunca da dediler.
Biz de cevaben diyoruz ki, siz bu koltuğu, bu iktidarı, bu makamı Allah'ın nasp etmesiyle değil, demokratik usullerle ya da kılıçla ele geçirdiniz. Allah nasp etmesine rağmen, "Benim halifemdir" demesine rağmen İmam Ali, hak ettiği makam, elinden insanlar tarafından alınınca bir katliama girişmedi ki sen bu hakkı nereden buluyorsun?
Ki günahsız, hiçbir hesabı olmayan bir çocuğu, gelecek endişesi ile öldürenlerin ne dünyada ne de ahirette yatacak yerleri yoktur. Bir de bunun fetvasını verdirerek, asırlara varan katliamın kapısını açanların halini siz düşünün.
Eğer din kisvesiyle bunu yaptılarsa, Allah'ın ve Resulü'nün bu tür bir Müslüman katliamını yapanlara verdiği hüküm bellidir.
Ortada bir suç varken, bugün bile bu suçun hala avukatlığını yapmaya çalışmak, bu suça ortak olunduğu anlamına geldiği asla unutulmamalıdır.
Doğru, ayetle sabittir ki, Cenab-ı Hak onları tertemiz kılmıştır ama Onlar bu temizliği sonuna kadar da hak etmektedirler.
İmam Ali Efendimiz (as) savaşın en kızgın anında düşmanını yere yatırmış tam öldürecekken, adamın suratına tükürmesi sebebiyle bir anda öldürmekten vazgeçmiştir.
Adam, "Neden öldürmedin?" diye sorduğunda, "Sen tükürene kadar seni Allah için öldürecektim, sen tükürünce nefsim karışabilir endişesiyle öldürmekten vazgeçtim" cevabını vermiştir.
Eski savaşları bilirsiniz, şimdiki gibi uzaktan kumandalı savaş yapılmıyor, göğüs göğse, bilek gücüyle ve düşman her tarafta, tam bir kargaşa içinde?
Öyle bir atmosferde bile böyle bir muhakeme içinde olması İmam Ali'nin Allah'ın ve Resulü'nün ölçülerine ne kadar sımsıkı bağlı olduğunu, o ölçüleri bir elbise gibi giydiğini göstermektedir. Aynı örnek tavırları, diğer Ehl-i Beyt imamlarının tamamında da görmekteyiz.
Hilafet, İmam Ali'nin Allah tarafından nasp edilmiş hakkı olmasına rağmen, Resulullah (SAV) bu gerçeği Gadir-i Hum'da tüm ashabına ilan etmiş olmasına rağmen; O, birilerinin bu makamın zahirini Sakife'de demokrasi ile ele geçirmiş olmasına bile Müslümanların parçalanmaması için ve de daha da önemlisi Allah Resulü'nün "Sana gelmezlerse sen onlara gitme" emrinden dolayı tahammül etmiştir.
Birileri hak etmedikleri makam için kan dökerken, O hak O'nun olmasına rağmen Allah'ın ve Resulü'nün emrine uymuştur.
İmam Ali'nin bütün hayatında birçok mükemmel örnekler mevcuttur.
En çarpıcı olanlarından birisi ise; ölmeden çok kısa bir zaman önce katili İbni Mülcem'i işaret ederek, "Bu adam beni öldürecektir" demesi üzerine ashabı kılıçlarını çekerek "Müsaade et ya Ali, hemen boynunu vuralım" dediklerinde "Hayır, daha öldürmedi" demesidir.
Düşünebiliyor musunuz, Allah'ın O'na verdiği ilimle birlikte katilini bilmesine rağmen, o bu suçu daha işlemediğinden dolayı onu cezalandırmıyor.
İmam Ali yaralandıktan sonra, İbni Mülcem'i yakalıyorlar ve o ölümcül yaralı halde bile İmam Ali, "Eğer ölürsem, ona kısas uygulayın, eğer ölmezsem, onun cezasını ben veririm" diyerek büyük bir adalet örneği sergiliyor.
Peki, söyler misiniz o zaman Osmanlı'nın evlat katli mevzuunu İslam'ın neresine koyuyorsunuz?
İslam'ın ölçüsüne göre, suç ortaya çıkmadan, kesinleşmeden ceza verilmez. Ceza da suçun karşılığı olmalıdır. Suç ortaya çıkmadan ceza verilirse, bunu devlet eliyle de yapsanız, fert olarak da yapsanız bu katliamdır, cinayettir, zulümdür. Hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın İslam'ın ölçülerine göre haramdır. Bunu işleyen "cennet mekan" olamaz.
Bu İbni Mülcem gibi Allah düşmanları için de böyle olmasına rağmen; söyler misiniz daha anne sütü emen, inancımıza göre hiçbir günahı olmayan çocukların hangi gerekçeyle olursa olsun öldürülmesi ne anlama gelmektedir?
Prof. Dr. Haydar Baş'ın dünkü makalesinde geçen bir ayeti tekrar hatırlatmakta fayda var: "Kim bir mü'mini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisa suresi, 4/93)
"Ama biz bu öldürmeyi devleti edeb müddet için, yani devletin bekası için, siyaseten, maslahat gereği yapıyoruz" diyebilirler, ki zaten diyorlar, tarih boyunca da dediler.
Biz de cevaben diyoruz ki, siz bu koltuğu, bu iktidarı, bu makamı Allah'ın nasp etmesiyle değil, demokratik usullerle ya da kılıçla ele geçirdiniz. Allah nasp etmesine rağmen, "Benim halifemdir" demesine rağmen İmam Ali, hak ettiği makam, elinden insanlar tarafından alınınca bir katliama girişmedi ki sen bu hakkı nereden buluyorsun?
Ki günahsız, hiçbir hesabı olmayan bir çocuğu, gelecek endişesi ile öldürenlerin ne dünyada ne de ahirette yatacak yerleri yoktur. Bir de bunun fetvasını verdirerek, asırlara varan katliamın kapısını açanların halini siz düşünün.
Eğer din kisvesiyle bunu yaptılarsa, Allah'ın ve Resulü'nün bu tür bir Müslüman katliamını yapanlara verdiği hüküm bellidir.
Ortada bir suç varken, bugün bile bu suçun hala avukatlığını yapmaya çalışmak, bu suça ortak olunduğu anlamına geldiği asla unutulmamalıdır.
Murat Çabas / diğer yazıları
- Yeni anayasa, meşruiyet arayışı ve muhalefetin dizaynı / 24.06.2026
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Raflara ceza, üreticiye baskı / 19.06.2026
- İsrail’in bitmeyen yayılmacılık stratejisi / 18.06.2026
- Bütçe açıkları, faiz sarmalı ve kanıksanan yoksulluk / 17.06.2026
- Ortadoğu’da savaşa ‘reklam arası’ mı, yeni bir dönem mi? / 16.06.2026
- Gerçek enflasyonun altında ezilen emekli ve işçi / 15.06.2026
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Raflara ceza, üreticiye baskı / 19.06.2026
- İsrail’in bitmeyen yayılmacılık stratejisi / 18.06.2026
- Bütçe açıkları, faiz sarmalı ve kanıksanan yoksulluk / 17.06.2026
- Ortadoğu’da savaşa ‘reklam arası’ mı, yeni bir dönem mi? / 16.06.2026
- Gerçek enflasyonun altında ezilen emekli ve işçi / 15.06.2026

























































