Bir ülkenin ekonomisini değerlendirirken genellikle büyüme, enflasyon ve işsizlik rakamlarına bakıyoruz.
Büyüme varsa ekonomi iyiye gidiyor, çalışan sayısı artıyorsa istihdam politikaları başarılı diye düşünüyoruz.
Peki, çalışan sayısı artarken fabrikalarda üretim azalıyor, sanayi işçi kaybediyor ve küçük işletmeler kapanıyorsa?
Dahası, dün kendi işinin sahibi olan bir esnaf, bugün başka bir işletmede ücretli çalışmaya başlamışsa bunu yalnızca istihdam artışı olarak mı değerlendireceğiz?
TÜİK ve TOBB'un Ekim 2026'da açıkladığı veriler, ekonominin bu yönünü de tartışmamız gerektiğini gösteriyor.
TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre Türkiye'de sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerinde ücretli çalışan sayısı bir yılda %2 artarak 16,4 milyonu aştı.
İlk bakışta sevindirici bir gelişme. Yaklaşık 321 bin kişilik ilave ücretli istihdam oluşmuş.
Ancak bu artışın hangi sektörlerden geldiğine baktığımızda farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İnşaatta yaklaşık 68 bin, ticaret ve hizmetlerde 303 binin üzerinde yeni ücretli istihdam oluşurken sanayide çalışan sayısı yaklaşık 51 bin kişi azaldı.
Üstelik bu kaybın tamamına yakını, fabrikaların ve üretim tesislerinin yer aldığı imalat sanayisinde yaşandı. İmalat sektöründe bir yılda 53 binden fazla ücretli çalışan eksildi.
Yani Türkiye'de ücretli çalışan sayısı artıyor, fakat sanayi aynı dönemde istihdam kaybediyor.
Elbette inşaat ve hizmet sektörleri de ekonomik değer oluşturuyor. Ancak sanayinin teknoloji geliştirme, ihracat kapasitesi ve yüksek katma değerli üretim bakımından ayrı bir önemi bulunuyor.
Mesele yalnızca kaç kişinin çalıştığı değil, hangi alanlarda ve ne kadar katma değer üreterek çalıştığıdır.
Sanayideki istihdam kaybını daha dikkat çekici hâle getiren gelişme, üretim rakamları.
TÜİK'in 9 Ekim'de açıkladığı verilere göre ağustos ayında sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre %1,9 geriledi. İmalat sanayisindeki düşüş ise %2,5'e ulaştı.
Başka bir ifadeyle fabrikalarda yalnızca çalışan sayısı azalmıyor; üretilen mal miktarını ölçen endeks de geriliyor.
İstanbul Sanayi Odasının eylül ayı İmalat PMI raporu da benzer bir görünüm ortaya koyuyor. Ağustosta 48,1 olan endeks, eylülde 47,9'a düştü.
Bu endekste 50'nin altındaki değerler, imalat sektörünün faaliyet koşullarında bir önceki aya göre kötüleşmeye işaret ediyor. Raporda yeni siparişlerin ve ihracat siparişlerinin zayıfladığı da görülüyor.
Elbette tek bir ayın verisiyle sanayinin geleceği hakkında kesin hüküm veremeyiz. Teknolojik gelişmeler ve verimlilik artışı da istihdam ihtiyacını azaltabilir.
Ancak üretimle istihdamın aynı dönemde gerilemesi, üzerinde durulması gereken bir gelişmedir.
Ekonominin yeterince tartışılmayan bir başka yönü de küçük işletmelerin durumu.
TOBB'un 23 Ekim'de açıkladığı eylül ayı verileri, kendi işini kuranlarla iş yerini kapatanlar arasında dikkat çekici bir ayrışma olduğunu gösteriyor.
Geçen yılın aynı ayına göre kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin sayısı %27,8 artarken yeni kurulanların sayısı %16,9 azaldı.
Üstelik kapanışlardaki artış yalnızca bir aya özgü değil. Yılın ilk dokuz ayında kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin sayısı da geçen yılın aynı dönemine göre %11,1 yükseldi.
Bu rakamlar önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Türkiye'de kendi işinin sahibi olan insanlar, ekonomik şartlar nedeniyle işletmelerini kapatıp ücretli çalışmaya mı yöneliyor?
Bir düşünelim.
Dün kendi dükkânını işleten, yanında birkaç kişiye istihdam sağlayan bir esnaf, bugün başka bir işletmede ücretli çalışmaya başlamış olabilir.
Böyle bir durumda ücretli çalışan sayısı artarken bağımsız bir ekonomik faaliyet sona ermiş olur.
Elbette işletmesini kapatan herkesin işçiliğe geçtiğini söyleyemeyiz. Bunu gösteren doğrudan bir veri bulunmuyor. İşletmeler emeklilik, faaliyet değişikliği veya başka nedenlerle de kapanabilir.
Ancak bu ihtimalin araştırılması gerekiyor.
Çünkü bir işletmenin kapanması yalnızca sahibini değil; çalışanlarını, tedarikçilerini ve bulunduğu bölgenin ekonomisini de etkileyebilir.
Bir ekonomide ücretli çalışan sayısı artarken kendi işinin sahibi olanların sayısı azalıyor olabilir mi?
Sanayici ile küçük esnafın faaliyet alanları farklı olsa da karşılaştıkları ekonomik baskıların önemli bir bölümü ortak.
Finansman maliyetleri, enerji, kira, ham madde ve işçilik giderleri işletmelerin sürdürülebilirliğini etkiliyor. Talepteki yavaşlama da bu baskıyı artırabiliyor.
Özellikle küçük işletmelerin büyük firmalar kadar güçlü finansman imkânlarına sahip olmaması, ekonomik dalgalanmalara karşı dayanıklılıklarını azaltabiliyor.
Yüksek faizler enflasyonla mücadelede talebi sınırlayabilir. Ancak aynı faiz ortamı üreticinin işletme sermayesini, stok finansmanını ve yatırımlarını da pahalılaştırır.
Burada mesele enflasyonla mücadeleden vazgeçmek değil; fiyat istikrarını sağlamaya çalışırken üretim kapasitesini nasıl koruyacağımızdır.
Çünkü enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir. Üretim maliyetleri ve arz kapasitesi de fiyatların oluşumunda belirleyicidir.
Türkiye ekonomisi 2026'nın ikinci çeyreğinde yıllık %2,3 büyüdü.
Ancak büyümenin hangi sektörlerden kaynaklandığı da en az büyüme oranı kadar önemlidir.
Hizmetler genişlerken sanayi daralabilir. İnşaat faaliyetleri artarken küçük işletmeler kapanabilir.
Dolayısıyla toplam büyüme oranı, ekonominin bütün kesimlerinin güçlendiği anlamına gelmez.
Üretken yatırımların finansmanı, küçük işletmelerin sürdürülebilirliği, enerji maliyetleri ve sanayide teknoloji düzeyinin artırılması birlikte ele alınmalıdır.
Özellikle kapanan işletmelerin nedenleri ve işletme sahiplerinin sonrasında hangi ekonomik faaliyetlere yöneldiği araştırılmalıdır.
Çünkü ekonomik başarı yalnızca yeni iş yerleri açılmasıyla değil, kurulan işletmelerin ne kadar yaşayabildiğiyle de ölçülmelidir.
Ağustos 2026 verileri, ücretli çalışan sayısı artarken sanayide hem üretimin hem istihdamın gerilediğini gösteriyor.
Eylül verileri ise küçük ticari işletmelerin kapanışlarında belirgin bir artışa işaret ediyor.
Bu iki gelişme arasında doğrudan neden-sonuç ilişkisi kurmak için daha fazla veriye ihtiyacımız var.
Ancak ortada önemli bir soru bulunuyor:
Dün kendi işinin sahibi olan insanlarımız, bugün geçinebilmek için başkasının yanında çalışmak zorunda mı kalıyor?
Türkiye'nin ihtiyacı, çalışan sayısını artırırken üretim kapasitesini, girişimciliği ve işletmelerin ayakta kalma gücünü de geliştiren bir ekonomik yapıdır.
Çünkü bir ekonominin gerçek gücü yalnızca kaç kişinin çalıştığında değil; kaç kişinin üretebildiğinde, iş kurabildiğinde ve kurduğu işi sürdürebildiğinde de ortaya çıkar.
Büyüme varsa ekonomi iyiye gidiyor, çalışan sayısı artıyorsa istihdam politikaları başarılı diye düşünüyoruz.
Peki, çalışan sayısı artarken fabrikalarda üretim azalıyor, sanayi işçi kaybediyor ve küçük işletmeler kapanıyorsa?
Dahası, dün kendi işinin sahibi olan bir esnaf, bugün başka bir işletmede ücretli çalışmaya başlamışsa bunu yalnızca istihdam artışı olarak mı değerlendireceğiz?
TÜİK ve TOBB'un Ekim 2026'da açıkladığı veriler, ekonominin bu yönünü de tartışmamız gerektiğini gösteriyor.
Çalışan sayısı artıyor ama sanayi işçi kaybediyor
TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre Türkiye'de sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerinde ücretli çalışan sayısı bir yılda %2 artarak 16,4 milyonu aştı.
İlk bakışta sevindirici bir gelişme. Yaklaşık 321 bin kişilik ilave ücretli istihdam oluşmuş.
Ancak bu artışın hangi sektörlerden geldiğine baktığımızda farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İnşaatta yaklaşık 68 bin, ticaret ve hizmetlerde 303 binin üzerinde yeni ücretli istihdam oluşurken sanayide çalışan sayısı yaklaşık 51 bin kişi azaldı.
Üstelik bu kaybın tamamına yakını, fabrikaların ve üretim tesislerinin yer aldığı imalat sanayisinde yaşandı. İmalat sektöründe bir yılda 53 binden fazla ücretli çalışan eksildi.
Yani Türkiye'de ücretli çalışan sayısı artıyor, fakat sanayi aynı dönemde istihdam kaybediyor.
Elbette inşaat ve hizmet sektörleri de ekonomik değer oluşturuyor. Ancak sanayinin teknoloji geliştirme, ihracat kapasitesi ve yüksek katma değerli üretim bakımından ayrı bir önemi bulunuyor.
Mesele yalnızca kaç kişinin çalıştığı değil, hangi alanlarda ve ne kadar katma değer üreterek çalıştığıdır.
Fabrikalarda üretim de geriliyor
Sanayideki istihdam kaybını daha dikkat çekici hâle getiren gelişme, üretim rakamları.
TÜİK'in 9 Ekim'de açıkladığı verilere göre ağustos ayında sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre %1,9 geriledi. İmalat sanayisindeki düşüş ise %2,5'e ulaştı.
Başka bir ifadeyle fabrikalarda yalnızca çalışan sayısı azalmıyor; üretilen mal miktarını ölçen endeks de geriliyor.
İstanbul Sanayi Odasının eylül ayı İmalat PMI raporu da benzer bir görünüm ortaya koyuyor. Ağustosta 48,1 olan endeks, eylülde 47,9'a düştü.
Bu endekste 50'nin altındaki değerler, imalat sektörünün faaliyet koşullarında bir önceki aya göre kötüleşmeye işaret ediyor. Raporda yeni siparişlerin ve ihracat siparişlerinin zayıfladığı da görülüyor.
Elbette tek bir ayın verisiyle sanayinin geleceği hakkında kesin hüküm veremeyiz. Teknolojik gelişmeler ve verimlilik artışı da istihdam ihtiyacını azaltabilir.
Ancak üretimle istihdamın aynı dönemde gerilemesi, üzerinde durulması gereken bir gelişmedir.
İşverenlikten işçiliğe geçiş mi yaşanıyor?
Ekonominin yeterince tartışılmayan bir başka yönü de küçük işletmelerin durumu.
TOBB'un 23 Ekim'de açıkladığı eylül ayı verileri, kendi işini kuranlarla iş yerini kapatanlar arasında dikkat çekici bir ayrışma olduğunu gösteriyor.
Geçen yılın aynı ayına göre kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin sayısı %27,8 artarken yeni kurulanların sayısı %16,9 azaldı.
Üstelik kapanışlardaki artış yalnızca bir aya özgü değil. Yılın ilk dokuz ayında kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin sayısı da geçen yılın aynı dönemine göre %11,1 yükseldi.
Bu rakamlar önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Türkiye'de kendi işinin sahibi olan insanlar, ekonomik şartlar nedeniyle işletmelerini kapatıp ücretli çalışmaya mı yöneliyor?
Bir düşünelim.
Dün kendi dükkânını işleten, yanında birkaç kişiye istihdam sağlayan bir esnaf, bugün başka bir işletmede ücretli çalışmaya başlamış olabilir.
Böyle bir durumda ücretli çalışan sayısı artarken bağımsız bir ekonomik faaliyet sona ermiş olur.
Elbette işletmesini kapatan herkesin işçiliğe geçtiğini söyleyemeyiz. Bunu gösteren doğrudan bir veri bulunmuyor. İşletmeler emeklilik, faaliyet değişikliği veya başka nedenlerle de kapanabilir.
Ancak bu ihtimalin araştırılması gerekiyor.
Çünkü bir işletmenin kapanması yalnızca sahibini değil; çalışanlarını, tedarikçilerini ve bulunduğu bölgenin ekonomisini de etkileyebilir.
Bir ekonomide ücretli çalışan sayısı artarken kendi işinin sahibi olanların sayısı azalıyor olabilir mi?
Üretici neden zorlanıyor?
Sanayici ile küçük esnafın faaliyet alanları farklı olsa da karşılaştıkları ekonomik baskıların önemli bir bölümü ortak.
Finansman maliyetleri, enerji, kira, ham madde ve işçilik giderleri işletmelerin sürdürülebilirliğini etkiliyor. Talepteki yavaşlama da bu baskıyı artırabiliyor.
Özellikle küçük işletmelerin büyük firmalar kadar güçlü finansman imkânlarına sahip olmaması, ekonomik dalgalanmalara karşı dayanıklılıklarını azaltabiliyor.
Yüksek faizler enflasyonla mücadelede talebi sınırlayabilir. Ancak aynı faiz ortamı üreticinin işletme sermayesini, stok finansmanını ve yatırımlarını da pahalılaştırır.
Burada mesele enflasyonla mücadeleden vazgeçmek değil; fiyat istikrarını sağlamaya çalışırken üretim kapasitesini nasıl koruyacağımızdır.
Çünkü enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir. Üretim maliyetleri ve arz kapasitesi de fiyatların oluşumunda belirleyicidir.
Büyümenin niteliği önemli
Türkiye ekonomisi 2026'nın ikinci çeyreğinde yıllık %2,3 büyüdü.
Ancak büyümenin hangi sektörlerden kaynaklandığı da en az büyüme oranı kadar önemlidir.
Hizmetler genişlerken sanayi daralabilir. İnşaat faaliyetleri artarken küçük işletmeler kapanabilir.
Dolayısıyla toplam büyüme oranı, ekonominin bütün kesimlerinin güçlendiği anlamına gelmez.
Üretken yatırımların finansmanı, küçük işletmelerin sürdürülebilirliği, enerji maliyetleri ve sanayide teknoloji düzeyinin artırılması birlikte ele alınmalıdır.
Özellikle kapanan işletmelerin nedenleri ve işletme sahiplerinin sonrasında hangi ekonomik faaliyetlere yöneldiği araştırılmalıdır.
Çünkü ekonomik başarı yalnızca yeni iş yerleri açılmasıyla değil, kurulan işletmelerin ne kadar yaşayabildiğiyle de ölçülmelidir.
Son söz
Ağustos 2026 verileri, ücretli çalışan sayısı artarken sanayide hem üretimin hem istihdamın gerilediğini gösteriyor.
Eylül verileri ise küçük ticari işletmelerin kapanışlarında belirgin bir artışa işaret ediyor.
Bu iki gelişme arasında doğrudan neden-sonuç ilişkisi kurmak için daha fazla veriye ihtiyacımız var.
Ancak ortada önemli bir soru bulunuyor:
Dün kendi işinin sahibi olan insanlarımız, bugün geçinebilmek için başkasının yanında çalışmak zorunda mı kalıyor?
Türkiye'nin ihtiyacı, çalışan sayısını artırırken üretim kapasitesini, girişimciliği ve işletmelerin ayakta kalma gücünü de geliştiren bir ekonomik yapıdır.
Çünkü bir ekonominin gerçek gücü yalnızca kaç kişinin çalıştığında değil; kaç kişinin üretebildiğinde, iş kurabildiğinde ve kurduğu işi sürdürebildiğinde de ortaya çıkar.
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi / diğer yazıları
- Türkiye'de çalışan artıyor, peki üreten ve iş sahibi olan? / 28.10.2026
- Fransa'nın borç krizi: Euro'nun kuruluşunda yapılan tercih bugün sorgulanıyor / 27.10.2026
- Tıp ilerliyor, peki herkes aynı ölçüde iyileşiyor mu? / 26.10.2026
- Geleceği yalnız enerji değil, su da belirleyecek: Türkiye suyun neresinde? / 25.10.2026
- Çiftçinin maliyeti artıyor, vatandaşın sofrası küçülüyor / 24.10.2026
- Fon krizinde asıl kayıp güven mi? Türkiye'ye MSCI uyarısı / 23.10.2026
- Fransa zengin, peki halkı? Ekonominin unuttuğu insan / 22.10.2026
- Enflasyonun görünmeyen bedeli / 13.10.2026
- Sağlıkta tek ölçek olmaz / 08.10.2026
- Hastaneye kaç dakikada ulaşıyoruz? / 07.10.2026
- Fransa'nın borç krizi: Euro'nun kuruluşunda yapılan tercih bugün sorgulanıyor / 27.10.2026
- Tıp ilerliyor, peki herkes aynı ölçüde iyileşiyor mu? / 26.10.2026
- Geleceği yalnız enerji değil, su da belirleyecek: Türkiye suyun neresinde? / 25.10.2026
- Çiftçinin maliyeti artıyor, vatandaşın sofrası küçülüyor / 24.10.2026
- Fon krizinde asıl kayıp güven mi? Türkiye'ye MSCI uyarısı / 23.10.2026
- Fransa zengin, peki halkı? Ekonominin unuttuğu insan / 22.10.2026
- Enflasyonun görünmeyen bedeli / 13.10.2026
- Sağlıkta tek ölçek olmaz / 08.10.2026
- Hastaneye kaç dakikada ulaşıyoruz? / 07.10.2026



























































