Türkiye, yüksek katma değer üreten sektörlerde dünyada söz sahibi olmalıdır. Bunun yolu yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamaktan değil, geleceğin ihtiyaçlarını bugünden görerek bilimsel bilgiye, teknolojiye ve üretime yatırım yapmaktan geçiyor.
Dünya yapay zekâyı, elektrikli otomobilleri ve enerji teknolojilerini konuşuyor. Ancak geleceğin ekonomik rekabetini şekillendirecek bir başka stratejik alan daha var: Su.
Artık mesele yalnızca su kaynaklarına sahip olmak değil; suyu arıtabilmek, koruyabilmek, yeniden kullanabilmek ve bütün bunları sağlayan teknolojileri üretebilmek.
22 Ekim 2026'da Reuters'ın yayımladığı Çin araştırması, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken önemli veriler ortaya koydu.
Çin'in 2025 yılında su filtreleme ve arıtma ekipmanı ihracatı 2 milyar doları aştı. Bu rakam, 2020 yılına göre yaklaşık %25 artış anlamına geliyor.
Çin Doğal Kaynaklar Bakanlığının verilerine göre ülkede 2025 sonunda 167 deniz suyu arıtma projesi bulunuyordu. Bunların toplam kapasitesi günlük yaklaşık 3,08 milyon tondu.
Dahası, Çinli şirketler yalnızca kendi ülkelerinde tesis kurmuyor. Deniz suyu arıtma membranlarını, filtreleme ekipmanlarını ve mühendislik hizmetlerini Orta Doğu, Afrika ve Asya ülkelerine ihraç ediyor.
Çinli bir şirketin 2025 yılında yurt dışına gönderdiği 30 binden fazla deniz suyu arıtma membranının, günlük 300 bin tonun üzerinde arıtma kapasitesine karşılık geldiği bildiriliyor.
Burada asıl dikkat çekici olan, Çin'in deniz suyundan tatlı su elde etmesi değil.
Çin, kendi su ihtiyacından yeni bir teknoloji ve ihracat sektörü oluşturmaya çalışıyor.
Su arıtma tesisleri kurarken aynı zamanda bu tesislerin ihtiyaç duyduğu teknolojileri geliştiren, üreten ve başka ülkelere satan bir ekonomik yapı oluşturuyor.
Peki, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye bu gelişmelerin neresinde?
Türkiye'nin denizlerle çevrili olması, tatlı su kaynakları bakımından zengin olduğu anlamına gelmiyor.
2026 yılında kamuoyuna açıklanan güncel değerlendirmelerde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.301 metreküp olarak ifade ediliyor.
Bu değer, Türkiye'nin su stresi yaşayan ülkeler arasında bulunduğunu gösteriyor.
Üstelik mesele yalnızca yeni su kaynakları bulmak da değil. Mevcut suyumuzu ne kadar verimli kullandığımız da önemli.
Tarım ve Orman Bakanlığının yayımladığı verilere göre Türkiye'de içme suyu şebekelerindeki ortalama kayıp oranı 2024 yılında %31,6 düzeyindeydi.
Bu oran, 2015 yılında %39 seviyesindeydi. Dolayısıyla yıllar içerisinde bir iyileşme sağlandığı açık.
Ancak mevcut oran, şebeke yönetimi ve kayıpların azaltılması konusunda hâlâ önemli bir çalışma alanı bulunduğunu gösteriyor.
TÜİK'in 2024 yılı istatistiklerinde ise belediyeler tarafından arıtılan atık suyun yalnızca %1,3'ünün yeniden kullanıldığı görülüyor.
Bu iki veri, suyun yalnızca temin edilmesinin değil, korunmasının ve yeniden ekonomiye kazandırılmasının da önemini ortaya koyuyor.
Burada özellikle bir hususun altını çizmek gerekiyor.
Bugün Ekim 2026'dayız. Buna rağmen Türkiye'nin su kayıpları ve belediyelerin arıtılmış atık suyu yeniden kullanımına ilişkin karşılaştırılabilir ulusal istatistiklerinde 2024 yılı verilerini kullanmak durumundayız.
Çünkü araştırmamız sırasında erişebildiğimiz resmî kaynaklarda, bu göstergelerin 2025 veya 2026 yılına ait daha yeni, aynı kapsamda doğrulanabilir gerçekleşme verilerine ulaşamadık.
TÜİK'in belediye su ve atık su istatistiklerinin 2026 yılında erişime sunulan veri serilerinde de son referans yılı 2024 olarak görünüyor. Tarım ve Orman Bakanlığının kamuya açık su verimliliği sayfasında ise ulusal ortalama şebeke kaybı için 2024 değeri yer alıyor.
Elbette bu durum, ilgili kurumların daha güncel verilere sahip olmadığı anlamına gelmez. Ancak kamuoyunun erişebildiği ve karşılaştırma yapabildiği verilerin güncelliği de başlı başına önemlidir.
Ölçemediğimiz, güncel olarak izleyemediğimiz ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşamadığımız bir alanda ne kadar ilerlediğimizi sağlıklı biçimde değerlendiremeyiz.
Su gibi stratejik bir konuda yalnızca yatırım yapmak değil, yatırımların sonuçlarını düzenli ve şeffaf biçimde açıklamak da gerekir.
Denizlerimiz Var, Deniz Suyunu Ne Ölçüde Değerlendiriyoruz?
Türkiye'de deniz suyu arıtma teknolojisinin hiç kullanılmadığını söylemek doğru olmaz.
Balıkesir'in Avşa Adası'nda 2010 yılından beri faaliyet gösteren bir deniz suyu arıtma tesisi bulunuyor. Tesisin belgelenmiş günlük kapasitesi yaklaşık 6 bin metreküp.
Aydın'ın Didim ilçesinde günlük 10 bin metreküp kapasiteli yeni bir tesis için Şubat 2026'da protokol imzalandı.
Muğla'nın Bodrum ilçesinde Turgutreis deniz suyu arıtma projesi üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Tekirdağ'da da yeni tesisler planlanıyor.
Bunlar olumlu gelişmeler.
Ancak projelendirilmiş bir tesis ile faaliyete geçmiş bir tesis aynı şey değildir. Aynı şekilde tesis kurmak ile tesisin temel teknolojilerini ülkemizde üretmek de farklı ekonomik faaliyetlerdir.
Araştırmamızda Türkiye'nin kamu, özel sektör ve sanayi tesislerinin tamamını kapsayan, güncel ve karşılaştırılabilir toplam deniz suyu arıtma kapasitesini doğrulayamadık.
Bu nedenle Çin'in günlük 3 milyon tonu aşan kapasitesini Türkiye'nin yalnızca tespit edebildiğimiz tesisleriyle karşılaştırarak kesin bir ülke sıralaması yapmak doğru olmaz.
Fakat şu soruların sorulması gerekiyor:
Türkiye'nin işletmedeki toplam deniz suyu arıtma kapasitesi ne kadar? Bu tesislerin kullandığı teknolojilerin ne kadarı yerli? Membran, pompa, otomasyon ve enerji geri kazanım sistemlerinin ne kadarını kendimiz üretiyoruz? Bu alanda ne kadar ihracat gerçekleştiriyoruz?
Bunlar, su yatırımlarının ekonomik katma değerini değerlendirebilmek için cevaplanması gereken sorular.
Türkiye'nin su konusunda stratejik bir planı da bulunuyor.
14 Mart 2026'da yayımlanan 2026–2035 Ulusal Su Planı, su kaynaklarının korunmasını, verimli kullanılmasını, yeniden kullanım uygulamalarının yaygınlaştırılmasını ve dijital teknolojilerle su yönetiminin geliştirilmesini hedefliyor.
Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı, Mart 2026'da Ulusal Su Yeniden Kullanım Master Planı hazırlıkları kapsamında 200 atık su arıtma tesisinin inceleneceğini açıkladı.
Dolayısıyla Türkiye'nin bu alanda hiçbir çalışma yapmadığını söylemek mümkün değil.
Ancak bir strateji belgesinin yayımlanmasıyla hedeflerin gerçekleşmesi arasında önemli bir mesafe bulunuyor.
Asıl mesele, belirlenen hedeflerin ölçülebilir sonuçlara, teknolojik üretime ve ekonomik değere dönüşmesi.
Örneğin yeni kurulacak deniz suyu arıtma tesislerinde kullanılacak membranların, pompaların, enerji geri kazanım sistemlerinin ve kontrol teknolojilerinin geliştirilmesi için nasıl bir sanayi politikası izlenecek?
Üniversitelerimizin araştırmaları üretime nasıl aktarılacak?
Yerli firmaların uluslararası su teknolojisi pazarında rekabet edebilmesi için hangi Ar-Ge ve ihracat mekanizmaları oluşturulacak?
Türkiye yalnızca su arıtma tesisi satın alan bir ülke mi olacak, yoksa bu tesislerin teknolojisini üreten ve dünyaya satan ülkelerden biri mi?
Bence tartışmamız gereken temel mesele budur.
Deniz suyu arıtma teknolojileri yalnızca içme suyu üretiminden ibaret değil.
Membran teknolojileri, yüksek basınç pompaları, enerji geri kazanım sistemleri, endüstriyel su arıtma, akıllı şebekeler, su kaybı tespiti ve atık suyun yeniden kullanılması, önemli mühendislik ve sanayi alanları oluşturuyor.
Türkiye'nin makine, kimya, elektronik ve malzeme teknolojilerindeki üretim birikimi bu alanlarda değerlendirilebilir.
Üstelik dünya genelinde su stresi arttıkça bu teknolojilere duyulan ihtiyaç da büyüyor.
Elbette deniz suyu arıtma her bölge için en uygun çözüm değil. Enerji tüketimi, maliyetler ve yoğun tuzlu atık suyun çevresel etkileri dikkate alınmalı.
Bazı bölgelerde su kayıplarını azaltmak, tarımsal sulamayı modernleştirmek veya atık suyu yeniden kullanmak, yeni bir deniz suyu arıtma tesisi kurmaktan daha ekonomik olabilir.
Bu nedenle hedefimiz her kıyıya bir tesis kurmak olmamalı.
Hedefimiz, hangi bölgede hangi su çözümünün ekonomik ve çevresel açıdan uygun olduğunu belirleyebilen ve bu çözümlerin teknolojisini geliştirebilen bir Türkiye olmalı.
Dünyada ekonomik rekabet artık yalnızca doğal kaynaklara sahip olmak üzerinden yürümüyor.
Asıl rekabet, doğal kaynakları ve ihtiyaçları yüksek katma değerli üretime dönüştürebilmekte.
Çin'in su teknolojilerindeki girişimi de bunun örneklerinden biri.
Türkiye ise üç tarafı denizlerle çevrili, su stresi yaşayan ve önemli bir sanayi birikimine sahip bir ülke.
Bu üç özellik birlikte düşünüldüğünde, su teknolojileri ülkemiz için hem bir ihtiyaç hem de ekonomik fırsat olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'nin suyu koruyan, arıtan, yeniden kullanan ve bu işlemlerin teknolojisini üreten bir ülke olmasını hedeflemeliyiz.
Üstelik bunun sonuçlarını yalnızca yapılan yatırım açıklamalarıyla değil; kurulu kapasite, üretim maliyeti, yerli teknoloji oranı, patent, ihracat ve su tasarrufu verileriyle ölçmeliyiz.
Çünkü kalkınma, yalnızca ihtiyaç duyduğumuz teknolojileri satın almak değil, o teknolojileri geliştirerek dünyaya sunabilmektir.
Geleceği yalnız enerji değil, su da belirleyecek.
Türkiye, geleceğin suyunu da teknolojisini de üreten ülkeler arasında yer almalıdır.
Peki, biz suyun neresindeyiz?
Dünya yapay zekâyı, elektrikli otomobilleri ve enerji teknolojilerini konuşuyor. Ancak geleceğin ekonomik rekabetini şekillendirecek bir başka stratejik alan daha var: Su.
Artık mesele yalnızca su kaynaklarına sahip olmak değil; suyu arıtabilmek, koruyabilmek, yeniden kullanabilmek ve bütün bunları sağlayan teknolojileri üretebilmek.
22 Ekim 2026'da Reuters'ın yayımladığı Çin araştırması, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken önemli veriler ortaya koydu.
Çin suyu ekonomik güce dönüştürüyor
Çin'in 2025 yılında su filtreleme ve arıtma ekipmanı ihracatı 2 milyar doları aştı. Bu rakam, 2020 yılına göre yaklaşık %25 artış anlamına geliyor.
Çin Doğal Kaynaklar Bakanlığının verilerine göre ülkede 2025 sonunda 167 deniz suyu arıtma projesi bulunuyordu. Bunların toplam kapasitesi günlük yaklaşık 3,08 milyon tondu.
Dahası, Çinli şirketler yalnızca kendi ülkelerinde tesis kurmuyor. Deniz suyu arıtma membranlarını, filtreleme ekipmanlarını ve mühendislik hizmetlerini Orta Doğu, Afrika ve Asya ülkelerine ihraç ediyor.
Çinli bir şirketin 2025 yılında yurt dışına gönderdiği 30 binden fazla deniz suyu arıtma membranının, günlük 300 bin tonun üzerinde arıtma kapasitesine karşılık geldiği bildiriliyor.
Burada asıl dikkat çekici olan, Çin'in deniz suyundan tatlı su elde etmesi değil.
Çin, kendi su ihtiyacından yeni bir teknoloji ve ihracat sektörü oluşturmaya çalışıyor.
Su arıtma tesisleri kurarken aynı zamanda bu tesislerin ihtiyaç duyduğu teknolojileri geliştiren, üreten ve başka ülkelere satan bir ekonomik yapı oluşturuyor.
Peki, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye bu gelişmelerin neresinde?
Türkiye su zengini bir ülke değil
Türkiye'nin denizlerle çevrili olması, tatlı su kaynakları bakımından zengin olduğu anlamına gelmiyor.
2026 yılında kamuoyuna açıklanan güncel değerlendirmelerde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.301 metreküp olarak ifade ediliyor.
Bu değer, Türkiye'nin su stresi yaşayan ülkeler arasında bulunduğunu gösteriyor.
Üstelik mesele yalnızca yeni su kaynakları bulmak da değil. Mevcut suyumuzu ne kadar verimli kullandığımız da önemli.
Tarım ve Orman Bakanlığının yayımladığı verilere göre Türkiye'de içme suyu şebekelerindeki ortalama kayıp oranı 2024 yılında %31,6 düzeyindeydi.
Bu oran, 2015 yılında %39 seviyesindeydi. Dolayısıyla yıllar içerisinde bir iyileşme sağlandığı açık.
Ancak mevcut oran, şebeke yönetimi ve kayıpların azaltılması konusunda hâlâ önemli bir çalışma alanı bulunduğunu gösteriyor.
TÜİK'in 2024 yılı istatistiklerinde ise belediyeler tarafından arıtılan atık suyun yalnızca %1,3'ünün yeniden kullanıldığı görülüyor.
Bu iki veri, suyun yalnızca temin edilmesinin değil, korunmasının ve yeniden ekonomiye kazandırılmasının da önemini ortaya koyuyor.
Peki, neden hâlâ 2024 verilerini kullanıyoruz?
Burada özellikle bir hususun altını çizmek gerekiyor.
Bugün Ekim 2026'dayız. Buna rağmen Türkiye'nin su kayıpları ve belediyelerin arıtılmış atık suyu yeniden kullanımına ilişkin karşılaştırılabilir ulusal istatistiklerinde 2024 yılı verilerini kullanmak durumundayız.
Çünkü araştırmamız sırasında erişebildiğimiz resmî kaynaklarda, bu göstergelerin 2025 veya 2026 yılına ait daha yeni, aynı kapsamda doğrulanabilir gerçekleşme verilerine ulaşamadık.
TÜİK'in belediye su ve atık su istatistiklerinin 2026 yılında erişime sunulan veri serilerinde de son referans yılı 2024 olarak görünüyor. Tarım ve Orman Bakanlığının kamuya açık su verimliliği sayfasında ise ulusal ortalama şebeke kaybı için 2024 değeri yer alıyor.
Elbette bu durum, ilgili kurumların daha güncel verilere sahip olmadığı anlamına gelmez. Ancak kamuoyunun erişebildiği ve karşılaştırma yapabildiği verilerin güncelliği de başlı başına önemlidir.
Ölçemediğimiz, güncel olarak izleyemediğimiz ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşamadığımız bir alanda ne kadar ilerlediğimizi sağlıklı biçimde değerlendiremeyiz.
Su gibi stratejik bir konuda yalnızca yatırım yapmak değil, yatırımların sonuçlarını düzenli ve şeffaf biçimde açıklamak da gerekir.
Denizlerimiz Var, Deniz Suyunu Ne Ölçüde Değerlendiriyoruz?
Türkiye'de deniz suyu arıtma teknolojisinin hiç kullanılmadığını söylemek doğru olmaz.
Balıkesir'in Avşa Adası'nda 2010 yılından beri faaliyet gösteren bir deniz suyu arıtma tesisi bulunuyor. Tesisin belgelenmiş günlük kapasitesi yaklaşık 6 bin metreküp.
Aydın'ın Didim ilçesinde günlük 10 bin metreküp kapasiteli yeni bir tesis için Şubat 2026'da protokol imzalandı.
Muğla'nın Bodrum ilçesinde Turgutreis deniz suyu arıtma projesi üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Tekirdağ'da da yeni tesisler planlanıyor.
Bunlar olumlu gelişmeler.
Ancak projelendirilmiş bir tesis ile faaliyete geçmiş bir tesis aynı şey değildir. Aynı şekilde tesis kurmak ile tesisin temel teknolojilerini ülkemizde üretmek de farklı ekonomik faaliyetlerdir.
Araştırmamızda Türkiye'nin kamu, özel sektör ve sanayi tesislerinin tamamını kapsayan, güncel ve karşılaştırılabilir toplam deniz suyu arıtma kapasitesini doğrulayamadık.
Bu nedenle Çin'in günlük 3 milyon tonu aşan kapasitesini Türkiye'nin yalnızca tespit edebildiğimiz tesisleriyle karşılaştırarak kesin bir ülke sıralaması yapmak doğru olmaz.
Fakat şu soruların sorulması gerekiyor:
Türkiye'nin işletmedeki toplam deniz suyu arıtma kapasitesi ne kadar? Bu tesislerin kullandığı teknolojilerin ne kadarı yerli? Membran, pompa, otomasyon ve enerji geri kazanım sistemlerinin ne kadarını kendimiz üretiyoruz? Bu alanda ne kadar ihracat gerçekleştiriyoruz?
Bunlar, su yatırımlarının ekonomik katma değerini değerlendirebilmek için cevaplanması gereken sorular.
Türkiye'nin yeni bir su planı var. Peki, sanayi boyutu?
Türkiye'nin su konusunda stratejik bir planı da bulunuyor.
14 Mart 2026'da yayımlanan 2026–2035 Ulusal Su Planı, su kaynaklarının korunmasını, verimli kullanılmasını, yeniden kullanım uygulamalarının yaygınlaştırılmasını ve dijital teknolojilerle su yönetiminin geliştirilmesini hedefliyor.
Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı, Mart 2026'da Ulusal Su Yeniden Kullanım Master Planı hazırlıkları kapsamında 200 atık su arıtma tesisinin inceleneceğini açıkladı.
Dolayısıyla Türkiye'nin bu alanda hiçbir çalışma yapmadığını söylemek mümkün değil.
Ancak bir strateji belgesinin yayımlanmasıyla hedeflerin gerçekleşmesi arasında önemli bir mesafe bulunuyor.
Asıl mesele, belirlenen hedeflerin ölçülebilir sonuçlara, teknolojik üretime ve ekonomik değere dönüşmesi.
Örneğin yeni kurulacak deniz suyu arıtma tesislerinde kullanılacak membranların, pompaların, enerji geri kazanım sistemlerinin ve kontrol teknolojilerinin geliştirilmesi için nasıl bir sanayi politikası izlenecek?
Üniversitelerimizin araştırmaları üretime nasıl aktarılacak?
Yerli firmaların uluslararası su teknolojisi pazarında rekabet edebilmesi için hangi Ar-Ge ve ihracat mekanizmaları oluşturulacak?
Türkiye yalnızca su arıtma tesisi satın alan bir ülke mi olacak, yoksa bu tesislerin teknolojisini üreten ve dünyaya satan ülkelerden biri mi?
Bence tartışmamız gereken temel mesele budur.
Su teknolojileri yeni bir sanayi alanı olabilir
Deniz suyu arıtma teknolojileri yalnızca içme suyu üretiminden ibaret değil.
Membran teknolojileri, yüksek basınç pompaları, enerji geri kazanım sistemleri, endüstriyel su arıtma, akıllı şebekeler, su kaybı tespiti ve atık suyun yeniden kullanılması, önemli mühendislik ve sanayi alanları oluşturuyor.
Türkiye'nin makine, kimya, elektronik ve malzeme teknolojilerindeki üretim birikimi bu alanlarda değerlendirilebilir.
Üstelik dünya genelinde su stresi arttıkça bu teknolojilere duyulan ihtiyaç da büyüyor.
Elbette deniz suyu arıtma her bölge için en uygun çözüm değil. Enerji tüketimi, maliyetler ve yoğun tuzlu atık suyun çevresel etkileri dikkate alınmalı.
Bazı bölgelerde su kayıplarını azaltmak, tarımsal sulamayı modernleştirmek veya atık suyu yeniden kullanmak, yeni bir deniz suyu arıtma tesisi kurmaktan daha ekonomik olabilir.
Bu nedenle hedefimiz her kıyıya bir tesis kurmak olmamalı.
Hedefimiz, hangi bölgede hangi su çözümünün ekonomik ve çevresel açıdan uygun olduğunu belirleyebilen ve bu çözümlerin teknolojisini geliştirebilen bir Türkiye olmalı.
Geleceğin suyunu da teknolojisini de üretmeliyiz
Dünyada ekonomik rekabet artık yalnızca doğal kaynaklara sahip olmak üzerinden yürümüyor.
Asıl rekabet, doğal kaynakları ve ihtiyaçları yüksek katma değerli üretime dönüştürebilmekte.
Çin'in su teknolojilerindeki girişimi de bunun örneklerinden biri.
Türkiye ise üç tarafı denizlerle çevrili, su stresi yaşayan ve önemli bir sanayi birikimine sahip bir ülke.
Bu üç özellik birlikte düşünüldüğünde, su teknolojileri ülkemiz için hem bir ihtiyaç hem de ekonomik fırsat olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'nin suyu koruyan, arıtan, yeniden kullanan ve bu işlemlerin teknolojisini üreten bir ülke olmasını hedeflemeliyiz.
Üstelik bunun sonuçlarını yalnızca yapılan yatırım açıklamalarıyla değil; kurulu kapasite, üretim maliyeti, yerli teknoloji oranı, patent, ihracat ve su tasarrufu verileriyle ölçmeliyiz.
Çünkü kalkınma, yalnızca ihtiyaç duyduğumuz teknolojileri satın almak değil, o teknolojileri geliştirerek dünyaya sunabilmektir.
Geleceği yalnız enerji değil, su da belirleyecek.
Türkiye, geleceğin suyunu da teknolojisini de üreten ülkeler arasında yer almalıdır.
Peki, biz suyun neresindeyiz?
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi / diğer yazıları
- Geleceği yalnız enerji değil, su da belirleyecek: Türkiye suyun neresinde? / 25.10.2026
- Çiftçinin maliyeti artıyor, vatandaşın sofrası küçülüyor / 24.10.2026
- Fon krizinde asıl kayıp güven mi? Türkiye'ye MSCI uyarısı / 23.10.2026
- Fransa zengin, peki halkı? Ekonominin unuttuğu insan / 22.10.2026
- Enflasyonun görünmeyen bedeli / 13.10.2026
- Sağlıkta tek ölçek olmaz / 08.10.2026
- Hastaneye kaç dakikada ulaşıyoruz? / 07.10.2026
- Sağlıkta büyümek her zaman iyi midir? / 06.10.2026
- Hastaneler hastalığı mı, hastayı mı tedavi ediyor? / 05.10.2026
- Türkiye stagflasyona mı gidiyor? / 22.09.2026
- Çiftçinin maliyeti artıyor, vatandaşın sofrası küçülüyor / 24.10.2026
- Fon krizinde asıl kayıp güven mi? Türkiye'ye MSCI uyarısı / 23.10.2026
- Fransa zengin, peki halkı? Ekonominin unuttuğu insan / 22.10.2026
- Enflasyonun görünmeyen bedeli / 13.10.2026
- Sağlıkta tek ölçek olmaz / 08.10.2026
- Hastaneye kaç dakikada ulaşıyoruz? / 07.10.2026
- Sağlıkta büyümek her zaman iyi midir? / 06.10.2026
- Hastaneler hastalığı mı, hastayı mı tedavi ediyor? / 05.10.2026
- Türkiye stagflasyona mı gidiyor? / 22.09.2026


























































