Türkiye siyaseti, tarihinin en karmaşık ve çok katmanlı dönemlerinden birinden geçiyor. Gündemin odağında ise ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) yönelik iddialar, yargı eliyle gerçekleştirilen müdahaleler ve tüm bu sürecin arkasındaki gizemli irade tartışmaları yer alıyor.
Siyaset kulislerinde Kemal Kılıçdaroğlu'na yakınlığıyla bilinen Bülent Kuşoğlu gibi kritik isimlerin yaptığı muğlak ama bir o kadar da endişe verici açıklamalar, kamuoyunun zihninde devasa soru işaretleri doğurmuş durumda.
Yaşanan bu süreç; seçilmiş iradenin devre dışı bırakılması ve "devlet aklı" maskesi altında meşrulaştırılmaya çalışılan antidemokratik adımlar nedeniyle Türk demokrasisinin temellerini sarsıyor.
Peki, ortadaki bu tablo gerçek bir devlet aklının ürünü mü, yoksa milli olmayan, "kirli" bir mühendislik projesi mi?
Mutlak butlan ve antidemokratik müdahale
Ortada apaçık duran bir gerçek var: Yüksek Seçim Kurulu (YSK) denetiminden başarıyla geçmiş bir kurultayın, bu konuda yetkisi olmayan yerel mahkemeler eliyle yok kabul edilmesi; seçilmiş, delegenin onayını almış bir genel başkanın ve ekibinin devre dışı bırakılması…
Bu durum, sadece siyasi bir etik sorunu değil, aynı zamanda "anayasal hukuka" aykırı bir durumdur. Anayasaya göre seçimlerin ve kurultayların mutlak denetim yetkisi münhasıran Yüksek Seçim Kurulu'na (YSK) aittir.
Bir yerel mahkemenin veya Bölge Adliye Mahkemesi'nin, hatta en üst yargı organı olan Yargıtay'ın bile YSK'nın uhdesindeki bir konuda mutlak butlan kararı vermesi hukuken imkansızdır.
Buna rağmen, hukukun arkasından dolanılarak atılan adımlar ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden o koltuğa oturtulma senaryoları, sürecin yasal değil, tamamen siyasi bir operasyon olduğunu tescillemektedir.
Milletin ve delegenin hür iradesiyle şekillenen bir parti yönetimine, yargı sopası sallayarak müdahale etmek, demokrasiyi askıya almaktan başka bir anlama gelmez.
Ne yazık ki bugün Türkiye, hukukun üstünlüğünün değil, üstünlerin hukukunun ve yargısal aktivizmin gölgesinde bir muhalefet dizayn etme çabasına sahne olmaktadır.
Hukuka ve milli iradeye rağmen "devlet aklı" olamaz
Son dönemde siyasi aktörlerin en çok sığındığı liman, ne olduğu ve kime hizmet ettiği belirli olmayan bir "devlet aklı" söylemidir. Malum, Bülent Kuşoğlu da, CHP'de yaşanan bu süreci "devlet aklı" ile izah etmeye çalışıyor.
Cumhur İttifakı ortaklarının, attıkları her tartışmalı adımda kendilerini "devletin sigortası" olarak pazarlaması gibi.
Oysa bağımsız ve demokratik bir cumhuriyette gerçek devlet aklı, milletin aklından başka bir şey değildir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyeti ilan etmeden önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurarak, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Devlet aklı, millet iradesinin ve parlamentonun üzerinde konumlandırılamaz.
Eğer siz, antidemokratik ve anayasal hukuku yok kabul eden uygulamaları, kendi siyasi ikballerinizi, Öcalan ile yürütülen muğlak süreçleri veya Türkiye'yi tehlikeli maceralara sürükleyebilecek terörsüz Türkiye projelerini "devlet aklı" örtüsü altında millete dayatırsanız, bu devleti kendi yanlışlarınıza kalkan yapmak olur.
Siyasi partilerin kurduğu ittifaklar birer ayet ya da değişmez kanun değildir; hata yapabilirler. Ancak kendilerini devletin tek temsilcisi ilan edip, muhalefeti devlete karşı konumlandırmak, demokratik çoğulculuğu yok etmeye yönelik tehlikeli bir popülizmdir.
Devlet aklı hukuksuzluk yapamaz, adaleti çiğneyemez; eğer çiğniyorsa o akıl devletin değil, şahısların ya da yapıların kendi ajandasıdır.
Meşruti monarşi tehdidi
Sürecin en ürkütücü boyutu ise bu müdahalelerin arkasındaki iradenin niteliğidir.
Bülent Kuşoğlu'nun, iddia ettiği "devlet aklı" için satır aralarında söylediği, "Umarım millidir, umarım kirli değildir, umarım dış irade değildir" şeklindeki şifreli ifadeler, aslında duyulan derin şüpheyi itiraf etmektedir.
İktidarla tamamen uyumlu, teslimiyetçi ve itaatkar bir ana muhalefet lideri yaratma çabası, Türkiye'nin yönetim biçimini fiilen değiştirmeyi hedefleyen küresel bir planın parçası olabilir.
Batılı aktörlerin ve yabancı temsilcilerin (Tom Barrack ve benzeri elçilerin temsil ettiği ekoller) Ortadoğu ve Türkiye için açıkça dillendirdiği "meşruti monarşi" önerileri, bugün muhalefete yapılan operasyonlarla doğrudan uyuşmaktadır.
Seçilmiş bir lideri tasfiye edip, iktidarla tam uyumlu bir figürü oraya atamak, cumhuriyetin çok partili demokratik yapısını kağıt üzerinde bırakarak ülkeyi fiili bir monarşiye sürüklemektir.
Türkiye, dış kaynaklı bu kirli mühendislik tasarımlarına, milli egemenliği koruyarak ve hukuka sarılarak yanıt vermek zorundadır.
Aksi takdirde, kaybedilen sadece bir siyasi parti kongresi değil, topyekun cumhuriyetin demokratik kazanımları olacaktır.
- CFR’nin itirafı ve doların saltanatını yıkan milli paralar / 03.06.2026
- Türkiye büyüdü(!), vatandaşın payına “açlık” düştü / 02.06.2026
- İran ile müzakereler Trump'ın yine oyalama taktiği mi? / 01.06.2026
- ABD’nin güç daralması karşısında Çin’in yeni çekim merkezi / 31.05.2026
- Tencerenin sesi, koltuğun gürültüsünü yenecek mi? / 27.05.2026
- Trump’tan İran'la anlaşma bahanesiyle Abraham Anlaşması dayatması! / 26.05.2026
- Yaşlanan Türkiye, eriyen gelecek / 25.05.2026
- "Mutlak butlan" kararı ve demokrasinin geleceği / 24.05.2026
- Dolar imparatorluğundan “milli paralar” eksenli çok kutupluluğa / 23.05.2026





























































