İnsan hayatında bazı gelenekler vardır ki ilk bakışta yalnızca belirli günlerde yapılan bir uygulama gibi görünür. Oysa biraz derinlemesine düşünüldüğünde, bu geleneklerin insanın inancını, davranışlarını ve toplum içindeki sorumluluklarını hatırlamasına vesile olduğu görülür. Kilis'te geçmişte cuma geceleri yapılan iman ve nikâh tazeleme merasimi de bu açıdan üzerinde durulması gereken bir örnektir.
Bir önceki yazımızda çocukluk yıllarımda şahit olduğum bu geleneği, okunan iman ikrarlarını ve duaları anlatmıştım. Şimdi üzerinde düşünmemiz gereken başka bir soru var: İnsan, inandığını söylemekle mi yetinir, yoksa inancının gereğini hayatına da taşır mı?
İman, insanın yalnızca diliyle ifade ettiği bir kabulden ibaret değildir. Elbette iman ikrarı önemlidir; ancak bu ikrarın insanın davranışlarına, ahlakına ve başkalarıyla ilişkilerine yansıması da gerekir. İnandığını söyleyen insanın doğruluğu gözetmesi, kul hakkından sakınması, verdiği sözü tutması ve sorumluluklarını yerine getirmesi beklenir.
Bu bakımdan iman tazeleme merasimini yalnızca belirli sözlerin tekrar edilmesi şeklinde değerlendirmek, onun geçmişteki toplumsal anlamını daraltmak olur. Bu merasim, insanlara inançlarını hatırlatan ve kendilerini sorgulamalarına fırsat veren bir vesileydi.
Kur'an-ı Kerim'de, "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." buyrulur. (Ra'd, 13/28.) Allah'ı anmak, yalnızca dilin hareketi değil, kalbin yönelişi ve insanın hayatını bu yönelişe göre düzenlemesiyle de anlam kazanır.
Öyleyse insanın zaman zaman durup kendisine şu soruları sorması gerekir: İnandığım değerleri ne kadar yaşıyorum? Söylediklerimle yaptıklarım arasında ne ölçüde uyum var? Allah'a karşı sorumluluklarımı hatırlarken insanlara karşı görevlerimi de yerine getiriyor muyum?
Bunlar yalnızca geçmişteki bir merasimin hatırlattığı sorular değildir. Her dönemde insanın kendisine yöneltmesi gereken temel sorulardır.
Günlük hayatın telaşı içinde insan, pek çok şeyi ihmal edebilir. Geçim derdi, iş güç, aile sorumlulukları ve dünya meşguliyetleri zamanla insanın manevi hayatını ikinci plana itebilir. İnsan bazen neye inandığını bildiği hâlde inandığı şeylerin kendisinden ne istediğini düşünmeyi ihmal eder.
İşte hatırlatıcı geleneklerin değeri burada ortaya çıkar. Birlikte yapılan ibadetler, dualar ve manevi buluşmalar insanın kendi içine dönmesine, hayatını gözden geçirmesine ve eksiklerini fark etmesine yardımcı olabilir.
Kilis'te cuma geceleri camilerde bir araya gelen insanların aynı sözlere eşlik etmesi, aynı dualara katılması ve aynı manevi atmosferi paylaşması da böyle bir işlev taşıyordu. Bu buluşmalar, insanlara yalnız olmadıklarını hissettiren, ortak değerleri canlı tutan ve inanç etrafında bir birliktelik oluşturan vesilelerdi.
Elbette bir duayı okumak, insanın bütün yanlışlarından uzaklaştığını tek başına göstermez. Asıl mesele, duanın ardından nasıl bir hayat sürdüğüdür. Tövbe eden insanın yanlışından dönmeye gayret etmesi, imanını dile getiren insanın da bu imanın gerektirdiği ahlaki sorumlulukları üstlenmesi gerekir.
Dolayısıyla geçmişteki uygulamayı değerlendirirken yalnızca merasimin biçimine değil, insanda uyandırdığı düşünceye ve davranışlarına nasıl yansıdığına da bakmalıyız.
Asıl muhasebe, insanın kendi inancıyla kendi hayatı arasındaki mesafeyi görebilmesidir.
(Devam edecek…)
Bir önceki yazımızda çocukluk yıllarımda şahit olduğum bu geleneği, okunan iman ikrarlarını ve duaları anlatmıştım. Şimdi üzerinde düşünmemiz gereken başka bir soru var: İnsan, inandığını söylemekle mi yetinir, yoksa inancının gereğini hayatına da taşır mı?
İman, sözden ibaret değildir
İman, insanın yalnızca diliyle ifade ettiği bir kabulden ibaret değildir. Elbette iman ikrarı önemlidir; ancak bu ikrarın insanın davranışlarına, ahlakına ve başkalarıyla ilişkilerine yansıması da gerekir. İnandığını söyleyen insanın doğruluğu gözetmesi, kul hakkından sakınması, verdiği sözü tutması ve sorumluluklarını yerine getirmesi beklenir.
Bu bakımdan iman tazeleme merasimini yalnızca belirli sözlerin tekrar edilmesi şeklinde değerlendirmek, onun geçmişteki toplumsal anlamını daraltmak olur. Bu merasim, insanlara inançlarını hatırlatan ve kendilerini sorgulamalarına fırsat veren bir vesileydi.
Kur'an-ı Kerim'de, "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." buyrulur. (Ra'd, 13/28.) Allah'ı anmak, yalnızca dilin hareketi değil, kalbin yönelişi ve insanın hayatını bu yönelişe göre düzenlemesiyle de anlam kazanır.
Öyleyse insanın zaman zaman durup kendisine şu soruları sorması gerekir: İnandığım değerleri ne kadar yaşıyorum? Söylediklerimle yaptıklarım arasında ne ölçüde uyum var? Allah'a karşı sorumluluklarımı hatırlarken insanlara karşı görevlerimi de yerine getiriyor muyum?
Bunlar yalnızca geçmişteki bir merasimin hatırlattığı sorular değildir. Her dönemde insanın kendisine yöneltmesi gereken temel sorulardır.
Hatırlamak, kendini yeniden sorgulamaktır
Günlük hayatın telaşı içinde insan, pek çok şeyi ihmal edebilir. Geçim derdi, iş güç, aile sorumlulukları ve dünya meşguliyetleri zamanla insanın manevi hayatını ikinci plana itebilir. İnsan bazen neye inandığını bildiği hâlde inandığı şeylerin kendisinden ne istediğini düşünmeyi ihmal eder.
İşte hatırlatıcı geleneklerin değeri burada ortaya çıkar. Birlikte yapılan ibadetler, dualar ve manevi buluşmalar insanın kendi içine dönmesine, hayatını gözden geçirmesine ve eksiklerini fark etmesine yardımcı olabilir.
Kilis'te cuma geceleri camilerde bir araya gelen insanların aynı sözlere eşlik etmesi, aynı dualara katılması ve aynı manevi atmosferi paylaşması da böyle bir işlev taşıyordu. Bu buluşmalar, insanlara yalnız olmadıklarını hissettiren, ortak değerleri canlı tutan ve inanç etrafında bir birliktelik oluşturan vesilelerdi.
Elbette bir duayı okumak, insanın bütün yanlışlarından uzaklaştığını tek başına göstermez. Asıl mesele, duanın ardından nasıl bir hayat sürdüğüdür. Tövbe eden insanın yanlışından dönmeye gayret etmesi, imanını dile getiren insanın da bu imanın gerektirdiği ahlaki sorumlulukları üstlenmesi gerekir.
Dolayısıyla geçmişteki uygulamayı değerlendirirken yalnızca merasimin biçimine değil, insanda uyandırdığı düşünceye ve davranışlarına nasıl yansıdığına da bakmalıyız.
Asıl muhasebe, insanın kendi inancıyla kendi hayatı arasındaki mesafeyi görebilmesidir.
(Devam edecek…)
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- Geçmişten bugüne bir muhasebe -2- İman, hatırlamak ve sorumluluk / 29.10.2026
- Geçmişten bugüne bir muhasebe -1- İman ve nikâh tazeleme geleneği üzerine / 28.10.2026
- Üç çocuk çağrısı yetmez, aileyi geçindirmek gerekir / 27.10.2026
- Doğum İkramiyesi: Yeni bir hayata başlarken ailenin yanında olmak / 26.10.2026
- Çocuk Maaşı: Her çocuk toplumun geleceğidir / 25.10.2026
- Ev Hanımı Maaşı: Evin içindeki emek görülmeli / 24.10.2026
- Vatandaşlık Maaşı: Her vatandaşın hakkı / 23.10.2026
- Yoksullukla mücadele ‘sosyal devlet’in sorumluluğu / 22.10.2026
- Gençler gelecek kurmakta neden zorlanıyor? / 21.10.2026
- Borç sarmalı: İnsan geçinmek için borçlanıyor / 20.10.2026
- Geçmişten bugüne bir muhasebe -1- İman ve nikâh tazeleme geleneği üzerine / 28.10.2026
- Üç çocuk çağrısı yetmez, aileyi geçindirmek gerekir / 27.10.2026
- Doğum İkramiyesi: Yeni bir hayata başlarken ailenin yanında olmak / 26.10.2026
- Çocuk Maaşı: Her çocuk toplumun geleceğidir / 25.10.2026
- Ev Hanımı Maaşı: Evin içindeki emek görülmeli / 24.10.2026
- Vatandaşlık Maaşı: Her vatandaşın hakkı / 23.10.2026
- Yoksullukla mücadele ‘sosyal devlet’in sorumluluğu / 22.10.2026
- Gençler gelecek kurmakta neden zorlanıyor? / 21.10.2026
- Borç sarmalı: İnsan geçinmek için borçlanıyor / 20.10.2026

























































