Tarih sayfaları bazen sadece geçmişin tozlu hatıralarını değil, bir milletin küllerinden yeniden doğuşunun, ayağa kalkışının ve mazlum coğrafyalara umut ışığı olmasının destanını yazar.
29 Ekim 1923, Türk milletinin tarihe en büyük mührü vurduğu, esaret zincirlerini parçalayıp attığı ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturunu kainatın merkezine yerleştirdiği kutlu bir milattır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, yedi düvelin karşısında varlık yokluk savaşı veren bu aziz millet, sarayın ve saltanatın gölgesinden sıyrılarak kendi vatanında "efendi" olmuştur.
Merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın da sıkça vurguladığı gibi, Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi veya rejimin adı değildir; Cumhuriyet, şahsiyetli bir millet olmanın, insan gibi yaşamanın ve bağımsızlığın ta kendisidir.
Bugün, bu şanlı mirasın kadrini ve kıymetini bilmek, onu sadece bir bayram olarak kutlamak değil; ruhunu, özünü ve Atatürk'ün o sarsılmaz inancını kalbimizin en derinlerinde hissetmek mecburiyetindeyiz.
Efendiliğe uzanan kutlu yolculuk
Geçmişin karanlık dönemlerinde, padişahların ve mutlak otoritelerin dudakları arasından çıkan iki kelimeyle idare edilen halk, ne yazık ki "insana kulluk" statüsüne hapsedilmişti.
Oysa İslam ahlakının ve medeniyet köklerimizin bize öğrettiği hakikat gayet açıktı: İnsan, yeryüzünde Allah'ın halifesidir; iradesi, onuru ve sorumluluğu başkasına devredilemeyecek kadar kutsaldır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, saltanatın sebep olduğu, bu topraklarda yaşayan mazlum halkın sırtındaki ağır yükü çok iyi biliyordu.
O, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Seyyidül kavmi hadimuhum" yani "Kavmine hizmet eden, o kavmin efendisidir" hadis-i şerifini rehber edinerek yola çıkmıştı.
İşte Cumhuriyet, bu mukaddes ilkenin devlet idaresine yansımış halidir.
Atatürk, millete asla efendilik taslamamış, millete hizmet etmeyi en şerefli unvan saymıştır.
Padişahların "kulum" diye hitap ettiği kitleler, Cumhuriyet ile birlikte devletin öz sahibi, ülkenin hakiki efendileri haline gelmiştir.
Bu geçiş, sıradan bir idari değişiklik değil; bir medeniyetin kendi öz değerlerine dönerek ayağa kalkışının adıdır.
Erzurum Kongresi'nden Meclis kürsüsüne
Cumhuriyet fikri, ansızın gelişen bir tesadüf veya dışarıdan ithal edilmiş bir ideoloji asla değildir.
Henüz Erzurum Kongresi günlerinde, her türlü yokluğun ve imkansızlığın içerisinde dahi mazlum milletin istikbalini düşünen Atatürk'ün zihninde ve kalbinde bir meşale gibi yanıyordu.
Mazhar Müfit Kansu'nun hatıratlarında yer alan o tarihi diyalog, bu inancın ne kadar derinlere kök saldığının en somut kanıtıdır.
Kansu'nun "Başarıya ulaştığımızda hükümet şekli ne olacak?" sorusuna Atatürk'ün verdiği o net ve sarsılmaz cevap her şeyi özetlemektedir: "Açıkça söyleyeyim, şekl-i hükümet zamanı gelince, Cumhuriyet olacaktır."
O gün, daha ortada devletin başkenti dahi güven altında değilken, henüz düşman askerleri vatan toprağını çiğnerken bu kararlılığı gösterebilmek, sadece askeri bir dehanın değil, aynı zamanda tarihi okuyan ve geleceği inşa eden ferasetli bir liderin işidir.
Henüz savaş devam ederken, 1920 yılında Büyük Millet Meclisi'ni açarak bütün yetkiyi millete devreden Gazi, millet iradesine dayanmayan hiçbir gücü meşru kabul etmemiştir.
Bu irade, Türk milletinin kendi kaderine sahip çıkma iradesidir ve hiçbir emperyalist güç bu sarsılmaz iradeyi alt edememiştir.
Ehl-i Beyt ruhu ve İslam mayasıyla yoğrulan vatan
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti Batılı materyalist ideolojilerin veya yabancı akımların bir kopyası olarak görmek, onun ruhunu ve özünü hiçe saymak demektir.
Merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın da önemle altını çizdiği gibi, Atatürk'ün benimsediği ve hayata geçirdiği bu sistemin temellerinde İslam'ın adalet anlayışı, Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergahından süzülen hoşgörü ve Ehl-i Beyt sevgisi yatar.
O, Fransız İhtilali'nin felsefi akımlarından ziyade, kendi medeniyet köklerinden ve inanç dünyasından ilham almıştır.
Misak-ı Millî sınırları içinde yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez kim olursa olsun, bu topraklarda yaşayan ve inancını paylaşan herkes bu büyük milletin asli unsuru, birinci sınıf vatandaşıdır.
Atatürk, Lozan'dan başlayarak bu birliği ve beraberliği "Türk Milleti" çatı kimliği altında muazzam bir şekilde inşa etmiştir.
Bu kimlik; etnik kökenleri bir zenginlik kabul eden, ayrıştırıcı değil kucaklaştırıcı olan, hamuru İslam ahlakıyla yoğrulmuş asil bir medeniyet kimliğidir.
Bugün bu gerçeği idrak etmek, içimizdeki nifak tohumlarına karşı verilecek en büyük cevaptır.
Devam edecek…
- Türkiye’de erken seçim tartışmaları ve değişim arayışı / 28.10.2026
- Tahran’daki diplomatik satranç ve İsrail seçimleri / 27.10.2026
- Borç kıskacındaki çiftçi, çalınan gelecek ve tarımda bağımsızlık / 26.10.2026
- Türkiye tarımının yapısal çöküşü ve Çarşamba Ovası örneği / 25.10.2026
- Gençlerimiz umudunu neden sınır ötesinde arıyor? / 24.10.2026
- ABD ve İsrail’in İran denklemindeki yeni saldırı planları / 23.10.2026
- Küresel provokasyonlar ve Avrupa’daki halk isyanları / 22.10.2026
- Su yolunu bulur: Yanlış kentleşme ve ihmalin ağır bedeli / 21.10.2026
- Avrupa'yı saran öfke dalgası: Sistem çıkmazı ve çözüm arayışı / 20.10.2026

























































