logo
01 NİSAN 2026

İnsanlık tarihinin en büyük iktisat modeli BTP’de

02.02.2026 00:00:00
Neden böyle düşündüğümün yanıtını ben değil, lütfedip bu ayrıntılı analizi okursanız siz vereceksiniz.

Bugün dünyada iki kesim bulunmaktadır. Ezenler, ezilenler. Sömürenler, sömürülenler.

Aklını kullanıp kalkınanlar, hurafelere gömülüp rezil ve sefil bir hayat yaşayanlar.

Bu saydıklarım elbette ki bireysel olmayıp, bir devlet idare ve iradesini yansıtmaktadır.

Kimler neden bu dünyayı vahşice sömürdü, kimler aklı ve bilimi terk edip zavallı duruma düştü.

İşte buna çok detaylı ve kapsamlı bir analiz:

Cehalet ve hamasetin kutsandığı, bilginin ise adeta ayıp sayıldığı ve kime ait olduğu şüpheli bir sözün akademik kitaplardan veya ömrünü bu işlere adamış gerçek siyasetçilerden daha çok ciddiye alındığı şu günlerde, biz ne dersek diyelim maalesef tesiri olmuyor.

Günümüzde en bariz yalanlar, en komik saçmalıklar hiç çekinilmeden dile getirilebiliyor. Tamamen siyasi amaçlarla ve genelde sırf Cumhuriyet'i ve ulu önderimiz Atatürk'ü karalayabilmek için üretilen bu yalanlar, sosyal medyadan ve dizilerden tarih öğrendiğini sanan cahil ve fanatik bir kitle yaratmaya hizmet ediyor.

Osmanlı bu kesimler için dinden, duadan, sarıklardan, yeşil sancaklardan, armalardan ve sonu gelmeyen fetihlerden ibarettir.

Tabi anlatıldığı gibi bir gerçeklikte ortada yoktur.

Osmanlı veya ecdat derken, hep Viyana önlerine gitmiş Kanuni'yi, Mısır'daki Yavuz'u veya İstanbul'u fetheden Fatih'i düşünürler.

Oysa hiçbiri Muharrem Kararnamesi'ni, Düyun-u Umumiye'yi, Tütün Rejisi'ni, Balta limanı Antlaşması'nı veya Berlin Antlaşması'nı aklına bile getirmez, çünkü araştırmadığı için bilmezler.

Lozan'a kadar gitmeye gerek yok, aslında Osmanlı İmparatorluğu 1838 tarihindeki Balta limanı Antlaşması ile ekonomik olarak, 1878 tarihindeki Berlin Antlaşması ile de siyasi olarak ölmüştür.

Bakalım Osmanlı İmparatorluğu gerçekten de Lozan Antlaşması ile bir gecede mi yıkıldı yoksa uzun ve acı verici bir sürecin sonunda mı veya Osmanlı'yı gerçekte yıkan kimdi, neydi?

Sanayi Devrimi'ni yaşamış olan Avrupalı devletler 18. ve 19. yüzyıllarda bir üretim patlaması yaşamıştı, üretimin artması ise bu üretim fazlasını satabilecekleri yeni pazar arayışlarını doğurmuştu ve büyük bir sömürgecilik yarışı başladı.

Avrupalı devletlerin Afrika'yı sömürgeleştirmesi zor olmadı zira Afrika kıtası direnebilecek güçlü devlet yapılanmalarına sahip değildi.

Uzakdoğu'ya yönelen Batılı devletler burada ise direnişle karşılaştılar.

İlk önce İngiltere 1763 yılında Hindistan'ı işgal etti.

Çin ve Japonya ise pazarını Batı piyasalarına açmamakta diretiyordu.

Bu direniş Çin'de İngiliz Ordusu'nun kazandığı Afyon Savaşı zaferiyle 1842 yılında, Japonya'da ise ABD donanmasının kuşatma ve bombardımanlarıyla 1854 yılında yok edildi.

İki ülke de silah zoruyla Batı sermayesine açılmış ve serbest pazara dahil edilmişti.

Diğer gelişmiş Batılı devletlerin de başlarına üşüşmesiyle, Çin ve Japonya tüm bu ülkelerle çok ağır ticaret antlaşmaları imzalamak zorunda kalarak birer sömürgeye dönüştüler.

Batı sermayesinin gözünü diktiği bir diğer bölge ise Osmanlı coğrafyasıydı. Sanayileşememiş ekonomisi, nüfus yoğunluğu ve el değmemiş zenginlikleri ile Batılılar için çekici bir pazar oluşturuyordu.

Osmanlı pazarını işgal etmek Batılılar için Çin ve Japonya'daki kadar zor olmadı çünkü zaten Osmanlı yönetimi ve aydınları liberal ekonomiye, serbest pazara kendilerinden hevesliydiler.

Osmanlı'nın ilk ekonomi kitabını yazan Sakızlı Ohannes Paşa kitabında, liberal ekonominin ve serbest piyasanın faydalarını saya saya bitiremiyordu.

Ünlü iktisatçı Cavid Bey de serbest pazarın sıkı savunucularındandı.

Tanzimat'ın büyük sadrazamları Ali ve Fuat Paşalar da serbest pazara geçmekten yanaydılar.

Tarım vergilerini ele geçirmeleri sayesinde yükselen ayanlar ve eşraf takımı da dış pazara açılmayı talep etmekteydi.

Bu gibi koyu serbest pazar savunucularına karşı çıkanlar bile aslında serbest pazara tam anlamıyla karşı değillerdi.

Ahmet Cevdet Paşa ileri sanayi ülkelerinin lehine, Osmanlı'nın aleyhine bir durumun ortaya çıkabileceğini düşünmesine rağmen liberal ekonomi ve serbest pazar hakkında olumlu düşüncelere sahipti.

İlginç bir şekilde Namık Kemal de tüm çekincelerine rağmen yazdığı makalelerin bir kısmında serbest pazarı övüyordu.

Liberal ekonomiye tam anlamıyla karşı çıkan sadece bir iki istisna mevcuttu.

Bunlardan birisi Ahmet Mithat Efendi diğeri ise Ali Suavi idi.

Bu istisnalar dışında Osmanlı'nın tüm devlet yönetimi ve aydın zümresi liberal ekonomiye ve serbest pazara geçilmesi hususunda hem fikirdi.

Avrupalı devletler için Osmanlı pazarındaki en büyük sıkıntı, pazara kimin hakim olacağıydı.

Fırsat İngiltere'nin ayağına Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanıyla geldi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 yılında Osmanlı'ya karşı isyan etti.

Önce Suriye'ye yönelen Kavalalı; Akka Kalesi, Humus, Şam ve Halep'te Osmanlı birliklerini yenerek tüm Suriye'yi ele geçirdi.

Ardından Belen Geçidi'nde İstanbul'dan gönderilen orduyu da yenerek Çukurova, Tarsus ve Adana'yı aldı. Kavalalı artık İstanbul'a doğru ilerliyordu.

Konya Ovası'nda Sadrazam Reşit Mehmet Paşa komutasındaki büyük bir Osmanlı ordusu ile karşılaşan Kavalalı bu savaştan da galip çıktı hatta sadrazam Reşit Mehmet Paşa'yı esir aldı.

Geri çekilen Osmanlı ordusu Kütahya'da toparlanmaya çalıştıysa da burada da yenilgi alarak darmadağın oldu.

Artık İstanbul ile Kavalalı arasında hiçbir engel kalmamıştı.

Koca imparatorluk kendi valisine yenilecek kadar aciz bir vaziyetteydi!

İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmasının karşılığında aldığı ödül, 1838 tarihli Balta limanı Ticaret Antlaşması oldu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston bu antlaşmayı bir "şaheser" olarak niteliyordu. Gerçekten de Osmanlı için idam fermanı niteliğindeki bu antlaşma, İngiltere için bir şaheserdi.

Bu antlaşma sayesinde Osmanlı Devleti silah gücüne veya işgale gerek kalmaksızın sömürgeleştiriliyor ve teslim alınıyordu.

Balta limanı Antlaşması ile ihracat yapacak olan Osmanlı üretici ve tacirlerinden %12, Osmanlı'ya ithalat yapacak olan yabancı üretici ve tacirlerden ise sadece %5 oranında vergi alınması kararlaştırıldı.  

Osmanlı üreticisi ise zaten Avrupalıların sahip olduğu gelişmiş makinelere ve fabrikalara sahip değildi.

Ürünlerini el tezgâhında ve genelde sadece aile üyelerinin çalıştığı küçük atölyelerde, çok daha fazla zaman ve emek harcayarak üretiyordu.

Buna rağmen ürününü kendi ülkesi içerisinde başka bir şehre satmak istediğinde %8 oranında vergi ödemek zorunda kalıyordu.

Türkiye ise, ancak Cumhuriyet'ten sonra büyük önderimiz ATATÜRK sayesinde izlenen korumacı ve devletçi ekonomi politikaları sayesinde, 1930'lu yıllarda buğdayda kendi kendine yeter bir ülke haline gelebilmiştir.

ATATÜRK Cumhuriyeti aynı politikalar sayesinde, yıllık büyüme oranını %8 ve üzerlerine çıkarmayı başarmıştı.

Toprak meselesi de Osmanlı ekonomisinin en büyük sorunlarından biriydi.

Ekilemeyen toprakların çokluğu, ağalık ve toprak dağılımındaki adaletsizlik Osmanlı tarımının önündeki en büyük engellerdi.

1913 yılındaki verilere göre 10 bin aileden oluşan ayan/bey kesimi, çiftçi kesiminin %1'ini oluşturmasına rağmen tarım topraklarının %39'unu elinde bulunduruyordu.

Balta limanı Antlaşması'nda getirilen vergi düzeni ile adeta Osmanlı Devleti kendi çiftçisine ve sanayicisine "üretme" diyordu.

 Sen üreteceğine, benim ülkeye ucuza soktuğum Avrupalı ürünleri kullan diyordu.

Öyle de oldu zaten, çok geri olmasına rağmen kör topal ayakta durabilen Osmanlı sanayisi ve tarımı, ihanet politikaları ve yanlış tercihler dolayısıyla yerle bir oldu.

İngiliz Edward Michelsen, Türk sanayisinin durumunu 1858'de şöyle anlatmaktadır: "Yabancı memleketlerde büyük ünü olan Türk sanayisinin birçok kolu şimdi tamamıyla yok olmuştur.

Bunlar arasında pamuk sanayi gelir ki, bugün tamamıyla İngiliz sanayisi tarafından sağlanmaktadır.

Şam'ın çelik bıçakları, Kıbrıs'ın şeker sanayisi, İznik'in çini sanayisi, Teselya'nın Türk kızılı iplik boya sanayisi hep yok olmuştur.

Bütün bu sanayi kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır." Gerçekten de Avrupa'dan ithal edilen pamuklu tekstil ürünlerinin hacmi 1820'den 1914'e kadar yaklaşık 100 kat artmıştır."

Meşrutiyet'ten sonra başlayan milli iktisat kurma çabalarına rağmen 1913 yılında Osmanlı sanayisinin dışa bağımlılık oranı %59,2 idi.

Gıda sanayinde dışa bağlılık %39,2, tekstilde %76,5, dericilikte %64,1, toprak işletmeciliğinde %57,2, tahtada ise %42,2.

Kısa sürede tüm Osmanlı pazarı yabancı ürünlerle dolmuştur.

Peki diğer ülkelerde durum nasıldı? O dönem dünyanın en büyük sanayisi ve üreticisi İngiltere olduğu için bağımsız her ülkenin ekonomi politikaları kendi pazarlarını İngilizlere karşı korumak üzerineydi.

Mesela Rusya, İngiliz sanayi ürünlerine %113 gümrük vergisi uygulamaktaydı.

ABD bile %73 gümrük vergisi ile kendi pazarını ve üreticisini İngiltere'ye karşı korumaktaydı.

Fransa %34, İtalya %27, Almanya %25, İsveç %23, kısa bir süre önce Osmanlı'dan ayrılan Yunanistan %19 gümrük vergisine sahipti.

Unutmamalıdırlar ki; Balta limanı Antlaşması'nın getirdiği sömürü düzeni, ancak suçlamaya çalıştıkları Lozan Antlaşması ile kaldırılabilmiştir.

Şimdi bu çok kapsamlı analizden sonra şöyle bir soru yöneltebiliriz:

Bugün Türkiye ekonomisi ile anlatılan Osmanlı ekonomisi arasında ne fark vardır?

İkinci sorumuz da şöyle olsun:

Türkiye'yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracak iktisadi ve sosyal açıdan bir modele sahip siyasi parti var mıdır, varsa kimdir?

Size tüm samimiyetimle ve 35 yıllık gazetecilik birikimimle ifade etmek isterim ki, Türkiye'yi dünya şampiyonası liginde birinciliğe taşıyacak tek model, BTP'nin elindedir.

Prof. Dr. Haydar Baş tarafından kaleme alınan ve şimdilerde Viyana'da 11. Uluslararası "Milli Ekonomi Modeli" Kongresinde bir kere daha dünyaya deklare edilecek olan bu eşsiz model, insanlık tarihinin en büyük iktisadi devrimidir.

Bu model, Türkiye için çok büyük bir şanstır.

Bu modelin tüm parametrelerine son derece hakim olan BTP Lideri Hüseyin Baş, Türk milleti için belki de son şanstır.
 
Hacı Gaydan / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.